Güzin Arar
Ne bizler kuşlar kadar özgürüz
Ne de kuşlar sandığımız kadar
O sabah Jefferson’un Marshall Kasabası’nda çok ilginç bir dava görülüyordu. Kasabanın tek mahkeme salonu o güne kadar hiç olmadığı kadar doluydu. Neredeyse bütün Marshall ahalisi, öldürülen avukat Jeremy Nicholson’ın Boston’dan gelen akrabaları, meslektaşları ve avukatı da oradalardı.
Kötü bir tahta sandalyede oturan sanık Samuel, pamuk toplamaktan nasır tutmuş elleri önden bağlı, hiç kıpırdamadan çıplak ayaklarına bakıyordu. Aslında hiçbir yere bakmıyordu. Son birkaç haftadır yaşadığı heyecan, korku ve dehşetten öne düşmüş başını kaldıramaz haldeydi sadece.
“Bugün burada Jeremy Nicholson’ın katil zanlısı Samuel’in yargılanması için bulunuyoruz,” dedi Yargıç John ve devam etti. “Donald Williams’ın eski kölesi Samuel Williams 24 Mayıs 1866 tarihinde, kendisi için Boston’dan gelen avukat Jeremy Nicholson’ı öldürmekle suçlanmaktadır. Savcı Derek! Jüri yerini almıştır duruşmayı başlatabiliriz.”
“Teşekkür ederim Sayın Hakim. Dava sonuçlanıncaya kadar, öldürülen Jeremy Nicholson’ın Bostan’dan gelen ortağı avukat Tim Collins yardımcım olacaktır. Öncelikle bunu bilgilerinize sunarım.”
“Kayıtlara geçmiştir Savcı Derek, oturuma geçebiliriz”
“Sayın Hakim, öldürülen Jeremy Nicholson bir abolisyonistti. Birkaç ay önce, Jefferson’da bulunan kendisi gibi aktivist bir grubun ihbarıyla Samuel’in hikayesini öğrenmiş ve onu içinde bulunduğu kötü koşullardan kurtarmak ve Boston’a götürerek özgürleştirmek istemişti. Zira, Jeremy’nin aldığı ihbara göre Samuel doğduğundan beri yaşadığı çiftlikte, sahibi olan Donald Williams tarafından ağır sömürü ve işkence altındaydı. Williams, köleliğin yasayla kaldırıldığını kasıtlı olarak saklayarak Samuel’i pamuk tarlalarında ve çiftlikte ölesiye çalıştırmaya devam ediyordu. Hatta, Jeremy Samuel’i ilk kez çiftlikte görmeye gittiğinde, onu kırbaç yaraları sonucu yarı baygın ahırda yatarken bulmuştu.”
“Aman Tanrım, Samuel, Samuel!!! Beni duyuyor musun? İki üç adım atabilirsen araba burada. Ben Jeremy, seni pansiyonuma götürmek istiyorum. Sam duyuyor musun?” Samuel gözlerini birkaç saniyeliğine açıyor, sonra tekrar içi geçiyordu.
Sonraki birkaç hafta Jeremy kaldığı pansiyonda Sam’e bakmış, yasal işlemlerden önce yaralarının iyileşmesini ve kendisine gelmesini beklemişti. O kadar derindi ki yaraları, günlerce uyur uyanık halde yataktan kalkamamıştı.
Bir ayın sonunda Sam artık kendi yemeğini yiyebiliyordu. Fakat Jeremy’nin bütün çabasına rağmen onunla konuşmayı reddediyor, adeta ondan korkuyordu. Köleliğin yasayla kaldırıldığını, artık özgür bir insan olduğunu, kendisini Boston’a götürerek himaye etmek istediğini ve yepyeni bir yaşama başlayabileceğini anlattıkça Sam’in kafası iyice karışıyor, endişeli ama boş gözlerle Jeremy’nin anlattıklarını dinlemekten başka bir şey yapmıyordu. Jeremy pes etmedi, özgürlüğün kavranması bu insanlar için çok zordu; bunu biliyordu. Hele tüm yaşamını Donald Williams gibi zalim bir adamın elinde geçiren birinin kolay kolay bir beyaza güvenmemesi şaşılacak bir şey değildi.
Boston’a gönderdiği telgrafların birinde şöyle diyordu Jeremy: “Çorbasını önüne verirken hâlâ kollarıyla kafasını sakınıyor. O kızıl gözlerinde öyle derin bir çaresizlik ve yalnızlık var ki korkudan kurtulmak için ölmek istediğini düşünüyor insan.”
“Sayın Hakim, maktul cinayet günü kendisiyle birlikte Boston’a dönmesi için ikna etmek üzere, Donald Williams’ın çiftliğine kaçan Sam’in peşinden gitmiş ve orada Williams’la karşılaşmıştır. Elindeki belgeleri göstermesine rağmen Williams Sam’i göndermeyi reddetmiştir. Tartışmanın büyümesi üzerine paniğe kapılan Sam, elindeki kürekle arkadan Jeremy’nin kafasına vurmuştur. Ancak Sayın Hakim, olayın gelişme şekli, Jeremy’nin mektup ve telgrafları ve yanımda oturan ortağı avukat Tim Collins’in değerlendirmeleri ile Savcılık makamı olarak Sam’in bu cinayeti isteyerek ve bilinçli işlemediği ve Jeremy Nicholson’ın ölümüne dolaylı olarak Donald Williams’ın sebep olduğu sonucuna vardık. Bu noktada, Jüri’nin de Sam’in yıllardır gördüğü eziyet ve kötü muamelenin onun muhakeme yeteneğini tamamen elinden aldığını görmelerini rica ediyorum…”
Sam tanıdığı celladını, hiç tanımadığı Jeremy’e tercih etmişti. Gerçekten bir seçim mi yapmıştı? Yoksa hayatının hiçbir zerresini kontrol etme hakkı tanınmamış insanlardaki ‘öğrenilmiş çaresizlik’le mi hareket etmişti? Kesin olan, dürtüsel bir korkunun benliğini tamamen ele geçirdiğiydi.
‘Esaretin Bedeli’ (The Shawshank Redemption) filminde Brooks Hatlen karakteri elli yıl cezaevinde kaldıktan sonra serbest bırakılmasının ardından kendini asmıştı. Ne olmuştu Hatlen’a? Özgürlüğün ölüm getirdiği çok dramatik bir paradoks sunulmuştu seyirciye. Aslında üstüne biraz düşünüldüğünde bu çelişki çok da şaşırtıcı olmayan bir gerçeğe ulaştırıyordu insanı. Seçme şansı verilmeden geçirilen elli yılın öngörülebilir ortamından, her şeyin ona yabancı ve öngörülemez olduğu ‘özgür’ yaşama geçmek Hatlen’a müthiş bir güvensizlik ve derin bir yalnızlık getirmişti. Yıllarca dayatma ve tahakkümle ezilen ruhu artık seçim hakkını kullanmak istemiyordu. Kendisi için herhangi bir şey seçmek artık onun kaldırabileceği bir yük değildi.
Kölelikle veya esaretle felç edilmiş ruhların bireysel yanlış seçimlerinden toplumsal yanlış seçimlere doğru bir geçiş yapacak olursak insan ruhunun nerede bittiği toplumsal bilincin nerede başladığı çok kafa karıştırıcı olabilir.
Bireylerin, onlara ‘kendilerinden biri’ olarak yaklaşanlardan ziyade üstten bakanlara daha çok saygı duymaları yalnızca otoriteye duyulan saygıyla açıklanamaz. Bu daha çok, içselleştirilmiş bir aşağılık kompleksi sonucu kendi gibi olanı küçümsemekle ilgilidir. Fakat aynı yaklaşım bir toplumun bakış açısına dönüşürse farklı türlerdeki faşizm kaçınılmazdır. Bunun en trajik örneği 2. Dünya Savaşı öncesindeki Alman toplumunda ortaya çıkmıştır.
Ancak, bir toplumun ‘üstenci bakışı’ ödüllendirmesinin ya da seçmesinin arka planındaki nedenler bireylerdeki içselleştirilmiş aşağılık kompleksinden çok daha karmaşık ve katmanlıdır. Öyle olmasa, disiplinli, kültürel ve felsefi gelişimini büyük ölçüde tamamlamış, eğitim seviyesi Avrupa’nın en yükseği olan bir toplum paradoksal biçimde faşizmi ya da Hitler’i seçerken, 1. Dünya Savaşının yenilgisini Almanya ile birlikte paylaşan ama kültür ve eğitim seviyesinde Almanya’nın tam tersi bir profil çizen Türk toplumunun neden Mustafa Kemal Atatürk’ü ve cumhuriyeti seçtiğini anlamak mümkün olmazdı.
Burada kişilerdeki aşağılık karmaşasının tam tersini gözlemleyebiliriz. Yenilgiyi kabul edemeyen, kendini üstün ve zirvede bir toplum olarak gören bir anlayışa tanık oluyoruz. İnsanlar demokratik bir seçimde bilinçli bir tercih yaptıklarını düşünürken onları böylesi bir akıl tutulmasına düşüren, yoksa bu hırs ve üstünlük algısı mıydı? Belki kısmen evet. Ama bir çeşit toplumsal Narsisizm’den Nazizm’e evrilen süreç bu kadar büyük bir yıkımı ve yanlış seçimi tek başına açıklayamaz.
Sadece sosyolojiyi ve tarihsel süreçleri dikkate alsaydık Kant’ı, Nietzsche’yi, Marks’ı yetiştirmiş bir toplumun dünyada eşi benzeri görülmemiş bir dehşetin öznesi olduğu gerçeğini kabul etmek neredeyse imkânsız olurdu. İşte tam bu çıkmazda, toplumların nüvesinde yaşanmış kırılmalar, tarihin en eski dehlizlerinde alınan yaralar akla geliyor. Bir kolektif bilinç ve hatta kolektif bilinçdışı alan, bize ait olduğunu düşündüğümüz seçimlerin ilk sahipleri belki de… Ya da acaba, doğumumuzdan başlayarak zihnimizde şaklayan toplumsal bir kırbacın dayatmalarını kendi seçimlerimiz mi sanıyoruz?
Olayın bir diğer yüzü de, başka bir toplumun seçimlerini, esinlenmenin ötesine geçerek kendi seçimimiz gibi bire bir sahiplenmeye kalkmak! Belki de tüm bu aldanma ve yanılsamalar arasında en zavallısı bu. Üstümüze bol gelen sakil bir elbise ya da ayağımıza dar gelen bir ayakkabı gibi…
Sonra sahneye bütün ışıltısı ve haşmetiyle ‘demokrasi’ çıktı. Dedi ki: “Özgür iradenle istediğini seçebilir, istediğin gibi konuşabilir, istediğine itiraz edebilirsin.” İstediğini, istediğini, istediğini… Ve bugün istemediklerimiz demokrasiyle tüm dayatmalarını önümüze seriyor. Bunu yaparken de kendi aralarında şöyle konuşuyorlar:
“Yularını gevşek bırak ki kendini özgür sansın.”
Bütün bunlardan sonra seçimlerimizin ‘mutlak bir şahsi seçim’ olmadığını bilsek de uyanışımıza, sırtımızda şaklayan geçmişin kırbaçlarını ya da yularımızı tutanları fark ederek başlayabiliriz. Gerçek ve doğru seçimlere ise sadece eğitilmiş akıllarımızla değil vicdanımız ve kalbimizi de katarak yaklaşabiliriz.

Güzin Arar, Ankara’da doğdu. Lisans ve yüksek lisans eğitimini ODTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü’nde tamamladı. 1993-2007 yılları arasında, büyük bölümü Çevre Bakanlığı’nda olmak üzere, çevre diplomasisi, uluslararası çevre politikaları ve sürdürülebilir kalkınma alanlarında görev yaptı. İlk öykülerini üniversite yıllarında kaleme aldı. 1999-2000 yılları arasında Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nda (UM-AG) Yaratıcı Yazarlık Eğitimi’ni tamamladı. Ardından Ankara’da kurulan Sokak Yazarları Grubu’na katıldı. Bu grubun yayımladığı çeşitli dergi ve kolektif kitaplarda öyküleri yer aldı.2008-2020 yılları arasında, eşinin görevi nedeniyle bulunduğu farklı coğrafyalarda resmî temsil görevlerinin yanı sıra çeşitli kadın ve sanat kuruluşlarında gönüllü çalışmalar yürüttü. İlk öykü kitabı Saçlarıma Yağan Can Taneleri, 2015 yılında, Deneme türündeki ikinci kitabı Ben de Denedim ise 2022 yılında okurla buluştu. Farklı türlerde yazmayı sevse de kendisini öncelikle bir öykücü olarak tanımlamayı tercih ediyor. Yaşamını İstanbul’da sürdüren Arar, evli ve bir çocuk annesidir.


