Şirin Öz
Duvarın dibindeki o tuhaf çekmece, hayatın en büyük ironisini barındıran, ara sıra dile takılan hiç unutulmayan eski bir şarkı gibiydi. İçindeki en ağır yük, çocukken gelecekteki bana yazdığım o ilk mektuptu. Belki de o yüzden hiçbir sır, hele ki kendimize verdiğimiz sözler, tamamen kapanamazdı.
Çekmece de tam olarak kapanmıyordu. Onu geri iten bir yay mekanizması değil de, içeride biriken o ağırlık, olması gerekenin mutlak bir yokluğu gibi buna engel oluyordu. Evdeki diğer çekmeceler usulca yerinde dururken, bu tek çekmece her zaman bir parmak aralık kalırdı; sessiz bir itirazdan çok, kayıp bir düzenin, kabul edilmiş gölgesi gibiydi bu durum.
Bir gece odanın duvarlarında, loş ışıkta belli belirsiz bir gölge hareketi vardı. Sanki evin hafızası, kayıp bir mektubu arar gibi yavaşça nefes alıyordu. Duvarın bir köşesi, yıllar önce asılı duran bir takvimin gölgesini hâlâ taşıyor sanki; kalan ve bugün nihayet gerçekleşen o kaçınılmaz vedanın tarihiydi o. Ayaklarımın altındaki zemin, geçmişin değiştirilemez soğukluğu gibiydi. Perdeler, bilinmeyen bir rüzgârın dokunuşuyla, içten bir sıkıntının fısıltısıyla kıpırdandı. O küçük karanlık aralıktan içeri bakmak, zorunlu bir yüzleşmeydi.
İçeride, puslu havayı yaran, ince bir ağıt sesi duyar gibi oldum. Sanki yıllar önce yarım bırakılmış bir cümlenin, beni nihayet bulmuş yankısıydı; aramızdaki mesafenin bir anda anlamsızlaştığı o son konuşmanın. Sadece o anda söylenmemiş cümlelerin, dilde yarım kalmış, uzun ve yorgun bir vedanın sesiydi bu.
Kapanmayan çekmecedeki en dikkat çekeni erimiş mumlardı. Bunlar sıradan değillerdi. Her biri bir zamanı temsil eden, donmuş birer kırıntıydı. Her biri, bizim bir anlık tereddütle kaçırdığımız, geri gelmeyecek o son şansların kalıntılarıydı. Bir tanesi, sevgiliye hiç söylenmemiş bir şiirin dilde kurumuş soluk rengi gibiydi. Oysa benim için en büyüğü, cesaret edip de aramadığım telefonun, titreşimi yutulmuş sesiydi. Mumların eğri büğrü eriyişi, artık asla gidilemeyecek o yolların, o yollarda cesaret edilemeyen aşkların mevsimsiz bir çiçek gibi içimde kalmasının izlerini taşıyordu. Diğeri, risk alıp gidilmeyen bir ülke; artık erimiş, unutulmuş bir şeker gibi duruyordu. Mumların arasında, düzeltilemeyen hayal kırıklıklarının soğuk damlaları ve yaşanamayan sevinçlerin donmuş kahkahaları yan yana yatıyordu.
Oysa o mumlar, bize o hayatların ne kadar uzak kaldığını göstermek için oradaydı. Tekrar denedim. Direncin kendisini anlamaya çalışır gibi bastırdım. Tahta, geçmişin yıkılmaz bir direnişi gibi yerinden oynamadı.
Aralıktan, sanki ıslak toprak kokusu gibi ılık ve ağır bir hava akımı yayıyordu. O koku, bastırmak için yıllarca uğraştığım bir vedayı, insanın boğazına dolanan o tarifsiz ağırlığı geri çağırıyordu.
Bu artık bir metafor değil, Bankalar caddesindeki Kamondo Merdivenleri’nin yorucu taş basamaklarını tırmanırken ciğerlerime dolan, her kıvrımında biraz daha ağırlaşan o vazgeçilmez yorgunluk gibiydi.
Bu, çekmece değil, bizi terk etmek zorunda kalan anların son nefesiydi. Gözlerimi, durumun doğasını kabul ederek çekmecenin etrafında gezdirdim. Kenarlarında, denizin kıyıya değil de, kayıp bir rüyanın kıyısına bıraktığı gibi duran hafif tuz ve pas izleri vardı. Parmaklarımla dokunduğumda, tuz zerrecikleri sanki eski bir günün kırıntılarıymış gibi hafifçe ufalanıyordu; geride bıraktığım ve bir daha dönemeyeceğim o hayatın somut kanıtı.
Meğerse bu çekmecenin yapısı, doğası böyleymiş. O, kapanmak için değil, içindekileri evin hava sirkülasyonuna karıştırmak için yapılmıştı. Pişmanlıklarımız, seçmediğimiz yollar tam olarak içeride kilitlenmesinler, ama hayatımızın daima görünür ve hissedilir bir parçası olarak kalsınlar diye.


