Zeynep Tezel
“El atına binen çabuk iner, dermiş ya büyüklerimiz, öyle haklılar ki,” dedi Kevser. Sıkıntısı, terası kavurup geçti. Sonra da sözcükler çağlayan gibi döküldü dilinden. Zeytin ağacının yanına oturduk. Anlattı.
“Seçimim yanlış mıydı? Tereddütteyim. El atına bindim. Aslında, seçim bana ait değildi. Israr ve tavsiye üzerine belirledim Mehmet’in okulunu. Düşün dediler, düşündüm. Seç dediler, seçtim. Sanırım, başkalarının etkisiyle hızlı karar verdim. Karar verirken de böbürlendim. Kendimi özgür sandım. Durum başka. O ortamda ne Mehmet ne ben, kabul görmüyoruz. Farkına varınca da çaresiz kaldım. Geri dönüş yokmuş gibi geliyor. Savaşmaya da gücüm yok. Mehmet gittikçe sessizleşiyor. Ruhumun sınırlarıyla yüzleşmeye başladım,” deyiverdi.
Haklıydı Kevser. Okulu kendi seçmişti. Hayır, seçtirilmişti. Mehmet’in doktoru, çevresi, konuya hâkim olanlar tarafından seçtirilmişti. Ne yapmalı? Nereden başlamalı? Çözüme ulaşmalıyız.
Terasın sessizliğine gömüldük. Ne söyleyeceğimi bilemeden oturuyorum. Düşüncelerime esir düştüm.
Çoğu zaman dayatmaların altında ezildiğimizi fark etmiyoruz. “Gönüllülük” üzerinden idare ediliyoruz. Yolu terk etmek ağırımıza gidiyor. Seçim yaptığımızı düşünürken bir kültürün, topluluğun, tavsiyelerin, kaygılarımızın, korkularımızın içinden konuşuyoruz.
Yaşadığımız dönem adeta bir simülatör. Önümüzde bize sonsuz seçenekler ve sonsuz özgürlükler sunan ekranlar var. Bir de bu ekranlara hayran olan büyük bir topluluk. Hızlı yaşıyoruz, hızlı tüketiyoruz, hızlı yemek yiyoruz, hızlı yazıyoruz, hızlı karar veriyoruz ve hızlı seçiyoruz. Hepsini, simülatörün içindeki bizler yapıyoruz. Bir çoğumuz, ekranlarla donatılmış o simülatörden çıkmayı göze almıyor; oysa, bazılarımız için orası tercih edilen konfor alanı, bir kısım kişiler için ise belki de hapishane. Birçoğumuz, ne o simülatöre girmek istemeyeni anlıyoruz ne de oradan çıkabilene inanıyoruz. O simülatöre girmemeyi başaranları ise toplumun dışına atıveriyoruz. Özgür olan biziz, diye de haykırıyoruz. Büyük bir aldatmaca. Tamamen hatalı bakış. Aslında “öz” ve “gürlük” arasında sıkışıp kalıyoruz.
Kimi zaman yaptığımız seçimlerin yükü ağır oluyor, bırakamıyoruz. Bazı zamanlar da tercih edilen kişi olamıyoruz. Seçilmeyişimizi ise başarısızlık olarak görüp tüm dayatmalara boyun eğiyoruz. Karar yorgunluğuna yenik düşüyoruz. Kimi kişiler, imtina edip geri duruyor. Yavaşlıyor. Oysa, yavaşlayan kişiler, belki de kırılmamak, incinmemek için hayattan geri kalmaya çalışıyordur. Anlayamıyoruz. Ardından, toplum olarak yok onları sayıyoruz. Bir kısmı, yıkıcı reddedilme duygusundan kaçarak eylemsizliğe sığınıyorlar. Az diğer kişiler direniyor. Kimi zaman, hayattan geri duranı, bu duruşu başaran kişiyi eleştiriveriyoruz. “Geride kaldı. Başaramadı,” diye etiketi yapıştırıveriyoruz. Oysa, o kişi, belki de gerçek imtina durumunu yaşıyor.
Psikolojide de bahsedilen bu ‘kaçınma davranışı’ imtina diye adlandırılsa da benim bahsettiğim imtina kısa süreli, sadece nefeslenmek için duraklanılan bir ara bölge. Kısa süre için kaygıyı bertaraf etme modeli.
Sorabilirsiniz, “Kırılmamak için hayattan geri durmak, imtina etmek, bizi gerçekten koruyor mu, yoksa görünmez bir yere mi hapsediyor?” diye. Bence, imtina durumu, iyileştirme gücüne sahip; kısa süreli olmak şartıyla. İnsan mükemmel seçimi kenara bırakıp var olanın sorumluluğunu almanın idrakiyle, bir süre durulan o ara bölgede, kendi sınırlarını koruyarak daha sağlıklı düşünebilir.
Aslında, seçim tuzağına herkes gibi ben de defalarca düştüm. Üstelik her seferinde düşmediğimi zannederek. Son zamanlarda bu durum gittikçe yoğunlaştı. Çevremdeki birçok kişi de aynı süreci yaşıyor. Seçimleri, kendimiz yaptığımızı sanıyoruz. Halbuki, seçenekler belli. Aralarından sadece birini seçiyoruz ve yolumuza devam ediyoruz. Çoğu zaman, hiç de özgür olmadığımızın farkında olmayarak.
Kevser ile önce başka okula mı gidip bakmalı mı? Yoksa okulu ile yeniden bir görüşme mi yapmalı? Yolu nasıl çizmeli. Şu anda, iki seçim arasında sıkışıp kalmamalıyız.
Oysa, Mehmet’in durumundaki çocuklar için seçenekler sayılı. Özgür irademiz sayılı olan arasından birini seçecek. Düşünüyorum; belki de bu yüzden yaşadığımız dönemin en büyük yanılgısı özgür iradedir. Çünkü seçimlerimiz sadece kendi iç tercihimiz ile değil, bize öğretilenler, ailemizin bakış açısı, çevremizden hem sunulan hem de dayatılan seslerin birikimi, ekranlar, sosyal medya, reklamlar ile oluyor. Her şey ürün haline dönüşünce aynılaşma da artıyor. Sistem, kişinin tercihini yönlendiriyor. Yaşadığımız bu durumda, “Kültür endüstrisi insanlara özgür seçim yaptığı hissini verir, oysa bu durum sahte bir özgür seçim hissidir,” diyen Theodor W. Adorno’ya hak vermemek elde değil.
Okul konusuna gelince, özel çocuklar için eğitim veren özel okulların durumu farklı olmalı. Kevser de Mehmet de ötekileştirilmemeli. Öğretmenleri, velileri farklı düşünmeli. Zaten toplum içinde ötekileştirilen çocuğun okul içinde de bu duruma düşmemesi lazım. Başka bir okul arayışına girmeden önce, yetkililer ile görüşmemiz gerektiğini söylemeliyim Kevser’e.
Kevser’in en rahatsız olduğu durum bazı eğitmenlerin dayatmalarıydı. Fark edilmeden yapılan dayatmalar. Bu durum, şu sıralar Mehmet’in üzerinde ağır bir yük oluşturuyor. Herkes gibi ol, sınıftakiler gibi davran; onlar yapıyor, sen de yap. Baskı dayatması. Mehmet için ise, bu durum eğitimden çıkış, içe dönüş. Daha stresli olma hali. Ortamı bozmaması için daha izole edilmesi. Ötekiler arasında ötekileşmesi. Kevser için isyan. Mehmet için stres, kaygı. Oysa, her özel durumlu çocuğun eğitimi, her çocuğa özel farklı uygulama gerektirirken… Üstelik, bu eğitimi okulun vermesi ve topluma kazandırmak için çaba sarf etmesi gerekirken…Yaşadığı, en olmaması gereken durum.
Biliyoruz ki baskının ilksel formu güç kullanır. Ancak, gelişmiş hâli gönüllülük esasına dayanır. Dayatmayı, acı hissettirmeden yapar. Kevser’e, eğitmen sürekli açıklamış. Birkaç veli pervasızca fikirlerini düşünmeden sıralamışlar. Ancak belli ki veliler konuşmaya teşvik edilmiş, hangi cümlelerinin görünür olacağı önceden belirlenmiş. Önceden de bu durumdan şikâyet etmişti Kevser. Şimdi ise dayatmaların içine sığınıp farklı bir okul seçimi yapmak istiyor. Yaptığı seçimin sonuçlarını yüklenmek ağır geliyor. Seçiminden başka bir seçime geçmek yeni bir simülatör belirliyor. Böyle olmamalı. Kişilerin ürettiği dayatmaların içinde kalmamalı. Kevser ise, eğitmenin kararına uyum sağlamak ve hazır doğruların içinde kaybolmak istiyor. Bilerek ve isteyerek. Susuyor uzun süre. Düşünüyor. Farkındaymış gibi; bu durum gerçek farkındalık değil. Okul değiştirmekte ısrarlı. Zira, kendisine yapılan dayatmayı içselleştiriyor. Bio kontrolü kırmalı.
Aslında, bir süre imtina etmeli. Simülatöre girmemeli. Anlatıyorum Kevser’e uzun uzun. Kişiler çaresiz değildir. Gerçek özgürlük, seçeneklerin kimin tarafından üretildiğini anlayabilmektir. Kırılma noktası tam da burası. Kevser, “Ben gerçekte ne düşünüyorum?” diye kendine sormalı. Kendi sesine ulaşmalı, kendi iç dünyasına çomak sokmalı. Çünkü, her farkındalık öncesi huzursuzluk hisseder insan. Bu gibi bazı durumlarda, imtina etmeyi de karşısındakine ‘Dur,’ demeyi de bilmeli.
“Yarın, erkenden görüşme yapmak için okula gitmeliyiz. Sen, el atına binmedin. Kendi sürüş şeklini belirlemen lâzım Kevser.”

Zeynep Tezel, Fransız Dili ve Edebiyatı mezunu. Tahsin Yücel, Berke Vardar gibi değerli hocalarıyla geçen üniversite yıllarından çok sonra 2022 senesinde yeniden edebiyat dünyasına döndü. Varlık Yayınları, Hikâyeci gibi dergilerde, İshak Edebiyat gibi dijital platformlarda, Eylül, Dışarıda Kalanlar, Ayna Meselesi, Anne Gölgesi, İstanbullu Öyküler gibi çeşitli kolektif kitaplarda öyküleri yayımlandı. Distopya Dergisi’nin yazarları arasında yer alan Tezel, 2023 Edebiyatist Kristal Kalem Öykü Yarışması’nda kısa listeye kaldı ve seçki kitabında öyküsü yayımlandı. Yazı yazabilen kişi olmak için çabalıyor.


