Şebnem Özbay
El ayak iyice çekildiğinde mukavvaları yere serdi. Sererken daima kendi boyundan üç karış uzun olmasına dikkat ederdi. Camiden o sabah mecburen aşırdığı iki battaniyeyi de mukavvanın üstüne yaydı. Nasılsa havalar iyiydi, gece üşürse birini üstüne çekiverirdi. Yatak tamam. Bağdaş kurdu, duvara dayadı sırtını, derin bir nefes aldı. Dünden beri yüreği öfke dolu, içi fokur fokur kaynıyordu. Çetoooo.. Ben, senin gelmişini geçmişini var ya… Çeto’ya ettiği küfürler buradan karşıya köprü olurdu. Eşeklik bende! O zıkkımın kökünü içeni basmayacaktım bağrıma. Gel kardeş, aç biilaç kalma ortada, buyur gel yanıma… dersen alemin çakalına, alırsın böyle üçün birini… Seni böyle soyar da, oyar da, koyar da… Dilim kopaydı dilim!
İki gün önce arkadaşına yanmıştı yüreği şimdi kendine… Herkesten her şeyi beklerdi, bir tek o hariç… Geçen sene tinerciler kellesini koparacakken imdadına ilk koşan da kendisiydi. Kaç defa korumuş, kurtarmıştı o deyyusu sokak serserilerinin elinden. Ekmeğini bölüştüğü insan vefa borcunu eşyalarını çalmakla ödemişti işte. Ne sırtına geçirdiği yırtık kaban kaldı, ne tüp ne de çaydanlık!.. Nankör, hayırsız, hırsız!
Kırçıllı, iri kıyım bir köpek yerleri hohlaya koklaya geldi, etrafında dolanmaya başladı. Duvarın dibinde duran poşete gömdü başını. Dişine göre bir şey bulamayınca hüzünlü gözlerle baktı adama. Bugün bilhassa ihtiyaç hissettiği sıcak şefkati köpekten almak isteği duydu birden. Sarılmak, okşamak istedi. Fakat kollarını köpeğe doğru uzatır uzatmaz hemen geri çekti. Bu mahlukat da benim gibi gariban ama ne olur ne olmaz, diye düşündü. Temkinli olmak lazım her zaman. Yıllardır sokaklarda yaşayabildiyse bundan. Çok nadir girerdi başı belaya… Gölge gibi, hemencecik dağılıveren isli bir duman gibi sessiz sedasız geçerdi yollardan, insanlar arasından. İlk zamanlar Galata Köprüsü’nün altlarında kaldığında, sonra surların orada, tünelde, Sirkeci Tren Garı’nda ve daha bilmem nerelerde barınabildiyse; herkese karşı mesafe, herkese ve her şeye karşı temkinli olmasından! Bir defa bozdu kuralını da gördü ebesini işte…Önünden geçerken yine de kıyamayıp köpeğin kafasını okşadı. Gözden kayboluncaya kadar da arkasından baktı. Yok dedi yok, ben taş kalpli olamam!
Midesini dinledi. Gurultusuz çünkü bugün toktu. Köşedeki büfenin sahibi de iki defa çay gönderdi, sağ olsun. Hayat sence nedir diye sorduklarında: Bir lokma ekmeği buluyorsam benden kral insan yok, hayat benim için işte budur, derdi. Bahar esintisi, dallarında çiçek tutmuş iğde kokusunu getiriyordu ha bire burnuna. Hava misti mis! Böyle akşamlarda yemyeşil ovada çimenler üstünde, çiçekler arasında geçen çocukluğunu anımsardı. Bilhassa annesini… Onunla ilgili zihninde kalan son izler ki, o zaman dokuz yaşındaydı; avluda güçlü elleriyle hamuru yoğurup ekmeği yaptıktan sonra eline yağlı şekerli ekmek tutuşturup “akıllı dur, hemi de göz kulak ol kardaşlarına e mi İzzettin? Bir koşu anamgillere bakıp hemencecik dönerim!” dedikten sonra kapıdan çıkması, az zaman geçtikten sonra avluda gitgide artmaya başlayan kalabalık… Bağırış, çağırış, çığlıklar arasından kulağına çarpan sözler… Gelini tren kesmiş… Hasan’ın avradını kesmiş tren… Kendince yaptığı çıkarımı yineledi: O tren intikam aldı. Geçerken üzerine attığımız taşların acısını çıkarmak için onu bizden aldı!
Uyku bastırınca uzandı. Sabah, caminin tuvaletinde yalapşap başını yıkamıştı. Sabun kokuyordu hâlâ kır saçları. Kendini tertemiz hissetti halbuki üç aydır da yıkanmamıştı. Belediye sıcak çorba falan veriyor ama şu işi de hallediverse ya! Canına yandığım İstanbul’da rahat rahat yıkanacağı bir yer olsa… Esasen tek göz odalı bir evi olsaydı daha iyiydi gerçi o da hayâl… Uykuya dalıncaya kadar alıp verdi, kafasının içindekileri kâh tınladı kâh tınlamadı.
– İzzettin abi kalk, kalk be! Bak ne getirdim sana?
Gözlerini kırpıştırıp açınca terliğinden fırlamış mantarlı tırnaklarını neredeyse suratına dayamış olan Murti’yle karşılaştı.
– Ne dikildin başıma, ne var? diye sordu sertçe.
– Hani bugün bahsettiğin çiçek vardı ya, onu buldum işte.
Heyecanlandı, “getirdin mi yoksa, göster bakayım.” Hemen doğruldu. Murti, ağzına kadar kâğıt, karton yığdığı hurca eğildi, çiçeği aldı. Dalı uzatırken, adı neydi bunun, diye sordu. Zarif beyaz bir dantel gibi duruyordu adamın kaba avuçlarında. “Mürver çiçeği. Aferin lan, helal olsun, demek buldun!” dedi neşeyle.
– Abi, yine anlatsana…
– Ne anlatayım?
– İşte o kızı kurtarışını.
– Anlattım ya! Kaç kere daha?
– Anlat yine işte. Zevk alıyom dinlerken. Sanki kızı kendim kurtarmış hissediyom. Yürek mi yedin sen abicim, hiç mi kimseden korkmuyon, çekinmiyon?
Belli etmese de egosu epey okşandı evsizin. “Kaybedecek neyim var ki korkayım? Bir kuru can, onu da versem n’olur, vermesem ne!?”
Şişedeki suyun fazlasını lıkır lıkır içtikten sonra ceketinin cebinden çıkardığı çakıyla ortadan ikiye kesmeye başladı şişeyi. Çakıyı tuttuğu eliyle karşı tarafı gösterdi: Bak, ha oradaki bankta oturuyordum. Kızın çığlığı geldi ilkten. Önümden şimşek hızıyla geçince herif, çaktım anında meseleyi, hemen düştüm peşine. Gürkanların tezgâhının tam önünde yetiştim, sırtından yakalayıp kaplan gibi çöktüm üstüne. Çantanın sapı koptu tabii o hengâmede… Vurdum, vurdum… Sonra dedim yeter dur, belaya daha fazla bulaşma bir- iki zımzırıktan sonra…
– Peki kıza nasıl verdin çantayı?
– Nasıl verecektim, öyle verdim işte! Öğrenciymiş, kimya mı ne okuyormuş… Kurtardık çantasını yani gereğini, insanlığımızı yaptık! Ayaküstü biraz konuştuyduk o zaman bahsetti. Deney yapması için lazımmış bu çiçek. Yarın geçerken verek de yine sevindirek!
Çiçeği plastik şişeye koydu. “Bak şuna, nasıl da ballı badem kokuyor. Yarına kadar tazecik kalır bu böyle…”
Mürver çiçeği ertesi güne tazecik kalsa da, o kızcağız çiçeğe kavuşamadı. Evsizi sabaha karşı ölü buldular. Murti’ye göre uykusunda yedi bıçak darbesiyle onun canını alan şahıs, en yakın arkadaşı Çeto’ydu. Başkasının olmasına ihtimal vermiyordu. Bali çektiyse gece, şeytana dönüşmüştür diyordu. Bunu polislere anlatabilirdi fakat korkudan sustu.
Her şey çarçabuk halloldu. Bir çırpıda evsiz adamın cansız bedenini ve oradaki her şeyi kaldırdılar. En son köpük köpük sularla yerdeki kanı da tertemiz yıkadılar.

İstanbul’da dünyaya geldi. Üniversiteyi, İşletme Bölümü’nde bitirdikten sonra finans alanında bir süre çalıştı. Çocukluğundan beri yazar olmayı hayal ederdi. Okuma tutkusunun yanına yıllar içinde yazma tutkusunu ekledi. Yayınlanmış bir romanı, dört öyküsü, değişik dergilerde yayınlanan şiirleri ve deneme yazıları vardır. Halen, Suaremag dergisinde yazmakta ve yeni romanını yayına hazırlamakta.

