Atiye Gözde Sıdar
Yetmişli yılların sonları… Türkiye’de TRT’de Kaçak dizisinin yayınlandığı akşamlarda sokaklar bomboş. Kaçak başlayınca televizyonun karşısına geçiliyor. Ana karakter Dr. Richard Kimble’ın masumiyetini izleyici biliyor bilmesine de, onu yakalamaya çalışan detektif Gerard tam aksini düşünüyor. Kafaya takmış bir kere. Yakalayacak Dr. Kimble’ı. Her bölüm ayrı bir macera, ayrı bir merak konusu. İzleyiciler kendini Dr. Kimble’la özdeşleştirip, bir yandan karısını öldüren katili bulmaya çalışıyor, diğer yandan zor şartlarda Gerard’dan kaçmaya çalışıyor. Tek kanallı televizyon döneminin müthiş bir kovalamaca hikâyesiydi “Kaçak”.
Doksanlı yıllarda aynı hikâye bu kez Harrison Ford’un oynadığı filmle karşımıza çıktı. Aynı heyecan filmde de vardı.
Hatırlayanların gözünde o sahne beliriyordur. Filmin bir sahnesinde tünellerin ve mağaraların içinden zorlu koşullarda kaçan Dr. Kimble öyle bir yere gelir ki, kaçacak yeri kalmamıştır. Tünelin sonu kocaman bir şelalenin aktığı derin bir uçurumdur. Ya Gerard’a yakalanacak ya uçurumdan atlayacaktır. Filmin en unutulmaz diyaloğudur bu sahne.
“I didn’t kill my wife” (“Karımı ben öldürmedim.”)
Karşısındaki adam, onu aylardır arayan detektif Gerard’dır. Soğuk ve umarsız bakışlarıyla göz göze gelir Dr. Kimble ile. Dr. Kimble’ın yüzünde çaresizlik, öfke ve son bir umut vardır. Belki sonunda biri onu dinler diye düşünür. Gerçeği anlatabilse peşindeki kovalamaca sona erecektir ama Gerard’ın cevabı kısa olur.
“I don’t care!” (Umurumda değil.)
Defalarca izlediğim bu filmin en aklımda kalan kısmıydı bu sahne. Nasıl umurunda olmayabilirdi Gerard’ın? Adalet nasıl bu kadar umursanamazdı?
Dr. Kimble’ın masumiyetini duyuramadığı bir andır o.
Bu sahne önceliğin masumiyet değil, detektif Gerard’ın sadece görevini yapıyor olmasını hissettirir bize çünkü masumiyete değil, sadece görev adamı olmaya kendini adamış biridir Gerard. Derdi hakikati bulmak değildir. Kimble suçlu mudur, masum mudur, gerçekten karısını öldürmüş müdür? Bunlar daha sonra cevaplanabilecek sorulardır Gerard için. İçinde bulunduğu düzenin bir parçası olmaktan öte değildir bakış açısı.
Filmin sonunda, tüm gerçek ortaya çıkıp Gerard asıl suçlunun Dr. Kimble olmadığını anlayınca aynı diyalog yeniden karşımıza çıkıyordu.
“Karımı ben öldürmedim.”
“Umurumda değil.”
Yaşamımızda türlü haksızlıklarla karşılaşmışızdır hepimiz. Bizi en çok yaralayan sesimizi duyuramamak olur çoğunlukla. “Bir dinlese hak verir zaten” diye düşünürken bazen dinlensek bile zaten hükmün önceden verilmiş olduğunu farkederiz. İşte en çok bu üzer bizi. Adaletsizliğin nehrinde boğulur gideriz.
Uzunca bir süredir bu nehrin içindeyiz hepimiz. Bulanık, pis bir nehir bu. Yıllardır yukarı havzalardan taşınan çamur, kopmuş dallar, paslı tenekeler, plastik parçaları ve ne olduğu tam seçilemeyen başka tortular suyu ağırlaştırmış. Öyle bulanık ki su, dibe baksak ayağımızın nereye bastığını göremiyoruz.
Kıyıya çıkmak için debeleniyoruz. Fark ediyoruz ki kıyılar çoktan aşınmış.
Arada yaklaşır gibi olup tutunacak bir kaya bulur muyuz? Çok zor görünüyor.
Hangi ağacın nehre sarkmış dalını tutsak elimizde kalıyor. Hangi kayayı gözümüze kestirsek yosunlardan kayganlaşmış.
Elimiz kayıyor. Tutunamıyoruz. Tutunamayanlarız biz.
Akıntıya kapılmış sürükleniyoruz. Bir insan silüeti görüyoruz. İşte orada. Belki elini tutsak çekip çıkaracak bizleri. Önce teker teker, sonra imece usulü el ele çekip çıkaracağız boğulmak üzere olanları. Yaklaşamıyor ki. Tuhaf bir kafesin içinde. Parmaklıkları tutmuş, endişeyle izliyor bizi. Attığımız kulaçlarla akıntıyla debelenirken bağırmak istiyoruz. “Kurtar bizi!” Öylece bakıveriyor. Çaresiz. Ah bir çıkabilse oradan. Bir el uzatsa çekip çıkaracak bizleri. Anlıyorum durumu. Onun bizi kurtarması değil, bizim onu kurtarmamız gerek.
Bazen başımızı sudan çıkarıp etrafımıza bakıyoruz. O kadar çokuz ki. Kimi sessizce sürükleniyor. Kimi suyun üzerinde kalmaya çalışıyor. Kimi yorulmuş. Kimi çoktan yön duygusunu kaybetmiş. Bir kısmı çoktan bırakmış kendini. “Su akar yolunu bulur,” diyenler var çokça. Yok! Öyle değil. Bu gidiş, kötü gidiş. Debisi yüksek bu nehrin.
“Nasıl düştük bu pis, bulanık suya?” diye soruyor aramızdan bazıları. “Düşmedik ki,” diyorum “Sırtımızdan ittiler bizi.”
İki seçenek var:
Ya akıntıya karşı yüzeceğiz ya da boğulup gideceğiz.
“Hadi!” diyoruz. “Ha gayret.”
Kollarımızı suya daha sert vuruyoruz. Tam birkaç metre ilerlerken akıntının gücüyle yeniden geriye savruluyoruz.
Yorulduk. Çok yorulduk. Nefes alamıyoruz. Tam ağzımızı açıp bağıracağız “İmdat!” diye su yutuyoruz.
Tuhaf! Çok sakin olanlar var aramızda. Daha az enerji harcıyorlar. Akıntı onlar adına karar veriyor. Nereye gidileceğini, hangi hızla gidileceğini, hangi virajın dönüleceğini su belirliyor. Sanırım sürüklenmenin onlar için en büyük cazibesi burada. Karar vermek zorunda kalmamak… Dayatılan bir habitatta yaşıyor sanmak… Daha iyi bir yaşama dair seçenek olduğuna inanmamak.
Yine yazılar, filmler geliyor gözümün önüne.
Vaclav Havel’in Güçsüzlerin Gücü adlı bir yazısını okumuştum. Komünist Çekoslovakya’da yaşayan bu adam her sabah dükkânının vitrinine “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” yazılı bir tabela asar. O slogana inandığından değil, asmamanın sonuçlarından çekindiğinden. Havel’e göre sistem insanların inanmasını istemez, onları inanıyormuş gibi davranmak zorunda bırakır.
Ken Kesey’in romanından uyarlanan Guguk Kuşu filmini izleyenler hatırlar. Jack Nicholson McMurphy karakterine öyle bir hayat verir ki, insan onun koğuşa girer girmez havanın değiştiğini hisseder. Kahkahasıyla, meydan okuyan bakışlarıyla, alaycı tavrıyla bulunduğu yere ait olmayan biridir Mc Murphy. Herkesin normal kabul ettiği bir şeyi normal bulmayan tek karakterdir filmde.
Jack Nicholson’ın muhteşem oyunculuğu dışında başka bir ayrıntı dikkat çeker Guguk Kuşu’nda.
Hastaların çoğu gerçekten tutsak değildir.
Kapılar, kurallar, korkular vardır. Ama onları içeride tutan şey yalnızca kilitler değil, zamanla içlerine yerleşen kabulleniştir.
Parmaklıklar mıdır bir insanı özgürlüğünden mahrum eden şey? Yoksa parmaklıkların gerekli olduğuna inandırılması mı?
McMurphy’nin koğuşta yarattığı sarsıntı da buradan kaynaklanır. O yalnızca kurallara karşı gelmez, diğerlerine başka türlü bir hayatın mümkün olduğunu hatırlatır.
Bu pis nehrin dışında bir hayat mümkün. Biliyoruz.
Akıntı güçlü olabilir.
Su bulanık olabilir.
Kıyılar aşınmış olabilir.
Ancak çıkacağız karaya. Bir daha itilmemek için arkamızı kolaçan edeceğiz. İçine girmeyi seçmediğimiz bir nehrin kenarında bile durmayacağız.

Atiye Gözde Sıdar, Ankara doğumlu. Ankara ve İzmir/Çandarlı’da ikamet ediyor. Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dilbilimi mezunu. Yüksek lisanslarını Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinde ve Ufuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Biliminde tamamladı. Yüksek lisans tezini 1945-1960 yılları arası Türkiye-ABD siyasi ve ekonomik ilişkileri’ üzerine yazdı. TED Ankara Koleji’nde uzun yıllar ingilizce öğretmenliği yaptı. Uluslararası Bakalorya eğitim programında Bilgi Kuramı, Amerikan ve İngiliz edebiyatı dersleri verdi. Yaşamına Ankara-İzmir arasında gidip gelerek, İngilizce dersler vererek ve bolca okuyup yazarak devam ediyor.

