Kenan Doğru
Dayanak sütunlarımdır onlar, yükümü sırtlanan, ağırlığıma destek olan taraflarım. Boşluğa düşünce onlara tutunuyorum, dinliyorum; etrafımı saran o gölge payandalarını. Nihilizm sarhoşu Aylak, kalp atışları yükselirken o giriyor ilk söze: “Boş ver o kutsadıkları putları,” diyor, “inanma, kandırıyorlar seni. Bir seçim yapmak zorunda değilsin. Varlığın gayesi bu değil; hiçlikte hafifliğini fark etmektir onun rüyası. Bir boşluk olduğunu, o uçsuz bucaksız boşluğun da senden ibaret olduğunu farz etmektir bir kereliğine de olsa. Ve gerçek, dayatılan seçimler değil, hüzünlü bir bekleyiştir hiçbir şey için…”
Aylak üst perdeden girince öyle, öteki olmaya aşk çalan sıradanlık giriyor araya bu kez. Adı Esir ama ondan özgürü yoktur bu dünyada; çünkü öyle zannediyor kendini. Başarılara inanıyor bir tek. “En”lerin büyüsüne kapılmış, oldukça çalışkan. Ama ne yazık ki zekâsı ancak kurnaz bir tilki kadar, pragmatik bir sığlıkta kesiyor. “Baksana,” diyor sinsice kulağıma yaklaşarak, sonra usulca mırıldanıyor: “Neyi bekleyecekmişsin böyle? Sonsuzluğa beraber çivi mi çakacaksınız yoksa?” Sorulu cevaplar hiç bitmiyor, susmuyor Esir; iyice sokuluyor kollarımın altına. Tüylerim kabarıyor tiksintiden. Trajik anların bile aslında ne kadar komik olduğunu düşünüyorum o sırada. Belki ben de “trajik bir kahraman”ım onların gözünde, kim bilir… Hala ona kayıtsız kaldığımı düşünen Esir kızıyor bu duruma. Ortalığa saçılan sözleri adeta bir ejderhanın ağzından dökülen ateşin parçaları gibi; düştüğü her yeri küle çeviriyor. Dayanak noktalarımdan biri hafifçe titriyor elimin altında. “Dinle!” diye çıkışıyor o sırada Esir, korkudan hemen kulak veriyorum:
“…kulak verdiğin o Aylak, kendi trajik paradoksuyla çelişiyor. Eşiğinde gezinen o soytarı sütun; sahiden ona mı inanıyorsun? Vazgeçmek ve o mutlak hiçliğe teslim olmak mı seni dengede tutacak?”
Bu dünyevi taht meraklılarının iktidar hırslarından yükselen o sıcak dumanlar, tıpkı o tan kızıllığı gibi yakıcı. Esir, o varoluşsal kırılma anında, “Seçimlerin en kötüsüdür seçim yapmamak,” diyerek nihayet benim de gönlümü fethediyor. Aslında o öyle zannediyor. Aylak’ın dayanak noktasını, boşluğunu buldu sadece. Oysaki Aylak, bu eylemsizliğin kendisini ayakta tutan yegâne dayanak noktası olduğuna inanıyordu. “Bu adil değil,” diyorum. Esir’den elimi çekip Aylak’a yaslanıyorum tümden bu sefer; “Seçimler yoktur, dayatmalar vardır,” diyesim geliyor o an, ama içimden geçiriyorum sadece.
O içsel payandalarım öylece benden öte dursun; kimsenin işine karışmak istemem. Varoluşsal tedbiri elden bırakmıyorum tabii ki de. Çünkü bazen, çıplak ellerimle tutunduğum bu hiçlik sütunları, avuçlarımın arasından kayıp da gidecekmiş gibi tekinsiz bir hisse kapılıyorum. Bu yüzden, çekimserim ikisinin de vadettiklerine karşı.
Bu dipsizlik beni korkuturken fark ediyorum ki Esir, prangalarından gurur duyuyor, cesaretlendiriyor onu zincirinin halkaları. Onun bu esaretine olan hükümsüzlüğünü görünce, karşımda dikilen o dogmatik eminliğin, dehlizlerde yarattığı o muğlak klostrofobik duygu…
Ellerimin bağlarının çözüldüğünü hissediyorum boşlukta; içimde bir duman gibi süzülerek dans eden bir yılanın çizdiği sarmallar, ardı sıra birbirini izliyor çaresizce. Sahibi olduğum bu yakıcı grotesk payandaların tek bir ortak yanı var; o da kendi varoluşsal seçimlerine ve totaliter dayatmalarına olan inançları. Bu kutsal saydıkları savaşa bilerek göz yummamı istiyorlar! Onların dogmatik kararlarına karşı kendimi savunacağım bir tek silahım var, o da kararsızlık, yani tarafsızlığım. Beni, eğreti bir dengede tutacak o payandalardan kurtulmak değil; kendi dehlizlerimde, mutlak bir dayanak noktası bulamamaktan başım dönüyor. Bu içsel kaosun biteceğine beni ikna edecek zerreden bir nokta, binlercesine değerdi boş hayallerin.
Giderek umudumu yitiriyorum. O sırada şehir, gerilmiş bir yay misali doğru anı bekliyor. Üzerime çullanan o seslerin uğultusuyla daralıyor, hava kaçıran bir balon gibi içime doğru sönüyorum. Ve nihayet, geride kalan bu enkazdan uzaklaşıp gitmek istiyorum uzaklara; çok uzaklara… Varlığın mutlak bir hiçliğe evrildiği o tekinsiz uzay boşluğunda, o kayıtsız huzuru hayal ediyorum. Şehir bizi izliyor. İçsel çatışmalarımın toprağına ayak basarken, bilincimin mayın tarlalarında uçuşan kargalar, sanki geçmişe dair her şeyi ona uçurmuşlar çoktan! Beni kaybetmek istemiyor şehir. Ona geri döneceğim sözünü verirsem eğer, uzaklarda “Yıldızları olan konaklarım var,” diye çeliyor aklımı büsbütün. Üstüne üstlük bir de kibirleniyor; “Ne de olsa seni var eden ben değil miyim?” diye. Şehre itaat ediyorum. Daha doğrusu “git,” diyor, “seni işe yaramaz; git de kendini eğlendir biraz, bedava konak işte porselenden resimleri var, rölyeften duvarları, kırılmaz vazoları var işte, daha ne olsun!”
Sıra bana geldiğinde o içsel tiranlarıma söylenmeden edemiyorum: “Hiçbir dayanak noktanız yok sizin. Ben size yaslandığım için varsınız aslında. Tıpkı şu hayaletlerin yaşadığı yerin taşlarını sırtımda taşıdığım gibi, siz de beni taşıyın kudurmadan…” O an, Aylak’ın tepkisini fark ediyorum; “Evet!” diye tıpkı bir aslan gibi kükreyerek araya giriyor: “Bir dayanak noktamız yok çünkü biz aslında hiç var olmadık; işte tam da bu yüzden, elleriniz var Bay K.”
Duyunca onu tüylerim kabarıyor, sonra da kafam karışıyor kendi kendime söylenirken: “Nehrimizi bulandıranların dostu olmuşuz biz sudaki balıklar; bunu mu biliyor yoksa?” Bunu anlamak için Aylak’ın o mistik sessizliğine kulak vermişken, “Hadi oradan canım,” diye çıkışıyor Esir. Fırsatını bulmuşken, “Bu fırsata hayır mı diyeceksin yoksa? İsterseniz şehir yolunuza bir de kırmızı halı sersin, sizler semaya açılırken!” diyor.
Şaşırıyorum; nasıl oluyor da Esir’in de ağzından böyle edebi kelimeler dökülür. O “boş ver” çığlıklarıyla kendine sığınak arayan yanımın içine, tekinsiz bir yangındır düşüyor o an. Aylak, o pasif uykusundan sıyrılıp semanın aşkınlığını hayal ediyor içinden; o sonsuzluğun içinde de kendini. Bir dayanak noktam kalmıyor o zaman. Ellerim çözülüyor, parmaklarım boşlukta bir nehir gibi akıyor ve yerimden sıçrayarak uyanıyorum. Oysaki az önce düşüyordum dipsiz bir boşlukta. Şimdi ise yerin dağları ile göğün bulutları arasında, kozmik bir arafta asılıyım; iki ucun arasında bir yerde ama bilmiyorum, nerede…

Kenan Doğru, Ardahan’da doğdu. İstanbul’da yaşıyor. Uluslararası bir firmada yönetici olarak çalışmakla birlikte, küçük yaşta tutku edindiği yazı alanında üretmeye devam ediyor. “Sapien Hislerim” adlı deneme aforizmalar kitabının yazarı olan Doğru’nun çeşitli mecralarda yayımlanmış pekçok öyküsü bulunuyor. Mühendislik eğitiminin ardından yüksek lisansını tamamlayan Doğru, şimdilerde İstanbul Üniversitesi “Felsefe” bölümünde eğitimine devam ediyor. Aynı zamanda ilk romanı ile okurlarıyla buluşmaya hazırlanıyor.


