Benan Bilek
Limanı görmek için yolunu değiştirmedi. Toplantı erken bitmişti. Otele dönüp biraz dinlenebilirdi. Telefonunun haritasına bakmadan, rüzgârın getirdiği tuz kokusunu takip ederek yürümeyi seçti.
Sonra denizi gördü.
Kıyıya paralel uzanan rıhtımın ucunda, devasa bir konteyner gemisi ağır ağır yanaşıyordu. Üst üste dizilmiş kırmızı, mavi, gri konteynerler akşam güneşinde daha da ağır görünüyordu. Römorkörlerden biri geminin kıç tarafına yaklaşırken çıkardığı sesi duydu. Durdu. “Kıç iticisi.” Refleks. Gülümsedi.
Üniversiteden mezun olalı on altı yıl olmuştu. Ama beyni hâlâ önce bunu söylüyordu: “Kıç iticisi.”
Bir süre gemiyi seyretti. Suyun altında kalan kısmının derinlikle ilgili tahmin yürüttü. Rüzgârın yönüyle. Yük durumuyla. Makinenin devriyle. Hepsiyle ilgili.
Bunların hiçbirinin artık hayatında bir karşılığı olmasa da hepsini biliyordu. Bir insan hiç yaşayamadığı bir hayatı ne kadar süre aklında taşıyabilirdi?
Telefonu çaldı. Ekrana baktı. Üretim müdürü. Açmadı. Telefon sustu.
Telefon tekrar çaldı. Bu kez satış müdürü. Onu da açmadı. Bir an için fabrikanın onsuz da dönebileceğini düşündü. Ardından bundan utandı. Fabrikadan uzaklaştığında özgür hissetmek istiyor, özgür hissettiğinde de suçluluk duyuyordu.
Ceketinin cebine elini attı. Anahtar. Cüzdan. Bir de yıllardır taşıdığı küçük pirinç pergel. Başparmağını pergelin çizgilerinde gezdirdi. Usulca. Çocukça.
Üniversitedeyken aldığı pergel. Bir gün dünyanın tüm denizlerinde dolaşacağını hayal edebildiği yıllar. Hayatın seçmekten ibaret olduğuna inandığı yıllar. Ne kadar çalışırsan ne kadar istersen, o kadar yaklaşırdın hayallerine.
Babasının hastalığı kısa sürdü. Yine de bir şeylerin değişmesi için yeterli bir süreydi bu. Fabrikanın muhasebecisi aramıştı. İşçiler bekliyordu. Banka bekliyordu.
Babası hastane odasının beyaz duvarlarının daha da solgunlaştırdığı gözlerini Poyraz’ın gözlerinden kaçırarak “İstersen git,” demişti.
“Ben seni zorlamam.”
Zorlamamıştı gerçekten. Hatta tercihi ona bırakmıştı biraz. Belki de bu yüzden onca yılda bir kere bile babasını suçlamadı. O cümlenin devamını ikisi de biliyordu.
İstersen git. Ama fabrika ne olacak? İstersen git. Ya annen? İstersen git. Yılların emeği?
Gitmedi.
Kendine bunun geçici olduğunu söyledi bir süre. Bir yıl. En fazla iki. Sonrası deniz. Sonrası gemiler, kendi hayatı, hayalleri.
Hayal etmediği bazı hayatlara insan yavaş yavaş alışabiliyordu. Önce üretimi öğrendi. Sonra müşterileri. Makineleri. Çalışanların hepsinin isimleri, hatta çocuklarının isimlerini.
Babasının fabrikasını büyüttü Poyraz. Gençti, çalışkandı, yenilikçiydi. İhracata başladı. Ödüller aldı. Gazetelerde boy boy röportajları, dergilerde genç iş adamlığı yıldızları. Herkes ona hayrandı.
Kimse ona bir daha denizi sormadı. O da anlatmadı.
Geminin pruvası iyice yaklaşmıştı artık. Beyaz harflerle yazılmış adını okumaya çalıştı, beceremedi. Genzinde bir sızı hissetti. Eskiden özlem diye tanımladığı bir acı tat. İsimsiz bir burukluk.
Pişmanlık? O da değil. Yaşadığı hayattan hiç yakınmadı. Hatta ölmeden önce oğlunun başarılarını görebilen babasının her mutlu ânından gururlandı. Fabrikayı seviyordu. Belki de insanın başına gelebilecek en tuhaf şey buydu. Sevdiğin bir hayatın içinde, kendine ait olmayan bir yere yerleşmek.
Telefonu yine çaldı. Bu kez açtı.
“Abi,” dedi üretim müdürü telaşla. “Alman müşterinin sözleşmede değişiklik isteği var. Mail attım.”
“Tamam,” dedi. “Birazdan bakarım.”
Telefonu kapattı. Denize döndü. Gemi artık iyice yaklaşmıştı. Hayatı o gemide geçebilirdi. Limana yaklaşan, kısa bir süre sonra yeniden mavilerle buluşan olabilirdi. “Ben denizi bırakmadım. Deniz beni bıraktı.” Gülümsedi.
Bu cümle hoşuna gitti önce. İnsanı suçsuz çıkarıyordu. Sonra kendi cümlesinden rahatsız oldu. Denizin kimseyi bırakmadığını biliyordu. Deniz hâlâ oradaydı. Babası gideli epey olmuştu. Fabrikayı isterse hemen yarın satabilirdi. Kimse onu durdurmazdı. İnsan bazen seçmediği hayatın içinde öyle ustalaşıyordu ki, bir süre sonra onu terk etmek de başka bir cesaret istiyordu.
Rıhtımdan ayrılmak için döndü. Birkaç adım attı. Sonra durdu. Geminin pruvası artık tam karşısındaydı. Bir süre baktı. Aynı tat. Çok hafif başını salladı. Seçebilmiş olmayı özlemek. Acının artık adı vardı, yıllardır kendine sormadığı bir sorunun cevabını almış gibiydi.
Telefonu cebine koydu, gemiye bir kez daha baktı. Dönüp otoparka yürümeye başladı.

Benan Bilek, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’nde okumak için geldiği İzmir’de yaşayan bir İstanbullu. Öğrencilik yıllarından bu yana iletişim sektörünün farklı dallarında görev yaptı. Metin yazarlığından ajans başkanlığına, dergicilikten senaryo yazarlığına uzanan iletişim deneyiminin sonunda yolu sanata vardı. Un elekleri üzerine ipliklerle yaptığı resimlerle pek çok kişisel sergi açtı; “Yaşam Elekleri” atölyeleri düzenledi. Türkiye’nin izleyicisi sadece kadın olan ilk stand-up projesini hayata geçiren Bilek’in Gece Tuşları, Duvarlar Şahit, Çin Çin Çini Mini Hanım, Rezene öykü kitaplarının yanı sıra Punta – Bir Meyhanenin Romanı adlı eseri bulunuyor. Bilek, öykü yazmaya, sahne gösterilerine, özel atölye çalışmaları ile kasnak ve elek üzerine ipliklerle resim yapmaya devam ediyor.


