Özlem Özyürek
“Belki de enerjin yükselmedi, sadece acıya tahammülün azaldı.”
Son zamanlarda alıştığı huzurlu ve derin uykusundan sıçrayarak uyanmış olmasına şaşkın, pijamasının terli yakasını yokladı. Odayı bir an gündüze çeviren aydınlığı takip eden şiddetli gök gürültüsü ile tekrar sıçradı. Yazın sıcağında bile altından çıkamadığı yorganı itip kalktı. Çıplak ayak salona yürürken ardı ardına çakan şimşeklerle bir aydınlanıp bir kararan koridorun sonundaki penceredeydi gözleri. Parka bakan evinin manzarasına bayılırdı aslında. Ama bu havada o güzelim ağaçlar birer hayalete benziyordu. Ani uyanması ile başlayan huzursuzluğunun gittikçe büyüdüğünü hissetti. Oysa ne kadar keyfi yerindeydi aylardır.
Sosyal medyada gördüğü bir paylaşım hayatını değiştirmişti.
“Sen çok değerlisin ve çok özelsin.”
Bunca yıldır değer görmek, bırak değer görmeyi sadece görülmek için, sevilmek, kabul görmek, yalnız kalmamak için verdiği mücadeleyi, kendinden verdiği onca şeyin üstüne çöreklenen yorgunluğunu biri görmüş, anlamış gibi hissetmişti. O sayfayı takibe alarak birkaç eğitime katılmış, önerilen birkaç kitabın sanki ona yazılmış gibi duran cümlelerin çoğunun altını çize çize okumuş, okudukça rahatlamış, hafiflemişti. Hatta birkaç kampa bile gitmişti.
“Yüklerinizden kurtulun!”
“Kendinize ait olmayan yükleri taşımayı bırakın!”
“En yüksek versiyonunuza ulaşmaya hazır mısınız?”
“Size dayatılan hayatı yaşamak zorunda değilsiniz!”
“Kendimi seçiyorum!”
…
Aklını başından alan sloganlarla çıktığı yolculuk öyle iyi gelmiş, onu öyle hafifletmişti ki, kendi de şaşırıyordu. Artık telefonları bile eskisi kadar çalmıyordu. ”Bu bana ait değil” demeyi öğrendiğinden beri koyduğu sınırlar sayesinde başta ailesi olmak üzere en yakın arkadaşları ile bile seyrekleşen görüşmelerde de, yine öğrendiği “sadece gözlemci kalmak” sayesinde yorumsuz, empatiden kendini uzak tutarak kurduğu kısa diyaloglar, ilgili görünmeyişler sorunlara ortak olmaktan onu kurtarmıştı. Sohbetler kendini biraz negatif etkilemeye başladığında konuyu değiştirmek, hatta enerjisini ağır bulduğu çoğu ortamdan ayrılmak onu kendine getirmiş; bu da uzun zamandır rahat uyku uymasına kadar sirayet etmişti.
Ta ki, uzun zamandır onunla bile mesafe koyduğu en yakın arkadaşı ile karşılaşana kadar. Babasının vefatında sadece telefon ile birkaç kez aramayı yeterli gördüğü arkadaşı. Üzerinden epey geçmesine rağmen henüz kendini toparlayamamış görünüyordu.
Hayat devam ediyordu oysa, takılıp kalmamak lâzımdı. Yaşlıydı babası, sanki beklenmiyormuş gibi…
“Neyse ne” dese de içinden, hemen ezberindeki “bu onunla ilgili” cümlesine sarılıverse de; huzursuz da hissetmişti bir yandan. En doğal hâli duruşunu takınıp yaklaşmıştı yanına.
Şaşırmamıştı arkadaşı onu gördüğüne. Şaşırmamış mıydı, kayıtsız mı kalmıştı? Belki de öncesinde görmüştü de, görmezden gelmişti. Yoksa böyle mi davranırdı? En yakın arkadaş olmak böyle sıradan bir selamı mı hak ediyordu?
“İyi görünüyorsun.” demişti.
Sevinmişti. Demek emeklerinin karşılığını aldığı dışarıdan da görülüyordu artık. Bunu neye borçlu olduğunu anlatmak her şeyden önemliydi onun için. Başlamıştı sıralamaya. Kitapları, eğitimleri, kampları, çıkarımlarını, bunları hayatına nasıl entegre ettiğini anlatmaya başladı.
“Ne kadar çok kavram var hayatında” diye bölmüştü arkadaşı.
“Beni anlamanı istiyorum. Doğru anlaman çok önemli benim için, sen en yakın arkadaşımsın.”
“Sorun, anlatımının eksik olması değil ki. Sorun, bütün bu kavramların yapman gerekip yapmadıklarının yerine geçmiş olması.”
“Nasıl yani?”
“Her uzaklaşmana bir kavram, her geri çekilişine bir öğreti, her kaçışına bir gerekçe duyuyorum ben. Enerjini koruduğunu, bundan dolayı da daha iyi olduğunu, frekansının yükseldiğinin falan söylüyorsun. Bir dostunun acısına yaklaşamadığında buna duyarsızlık değil; enerjini korumak, bir ilişkinin tamir edilmesi gereken yerine çekilmek istemeyişine korku değil; akışa bırakmak, bir yüzleşmeden kaçtığında buna kaçış değil; gözlemci kalmak diye kavramlar yerleşirmişsin. Ama olan, değişen kelimelerin vicdanının sesini yavaş yavaş kısması. Herkesin her şeyinin farkındasın, hepsini biliyorsun; bir kişi hariç, kendin!
Good Will Hunting diye bir film vardı, seyretsene bir ara.
Belki de enerjin yükselmedi, sadece acıya tahammülün azaldı.”
“Acı benim acım değilken özdeşleşmem mi doğru sence yani?
“Ben öyle bir şey demedim. Elbette başına gelenler yaşayanın derdi ya da ne diyordun sen, ha deneyimi. Ama bu esnada onlara nasıl davrandığın da senin meselen. Bence daha iyi analiz etmelisin.
Sonrasında neler konuştuklarını hatırlamıyordu bile. Kulakları uğuldamaya başlamıştı zira. Havada asılı tek bir cümle duvarlara, duvarlardan boşluğa, boşluktan ona çarpıp duruyordu sanki:
“Belki de enerjin yükselmedi, sadece acıya tahammülün azaldı.”
“Belki de enerjin yükselmedi, sadece acıya tahammülün azaldı.”
Kendi güçlükle eve atıp o filmi seyretmişti hemen.
Will ne kadar doğruydu, haklıydı. “Senin hatan değil!” diye diye arzu etmediği bir duruma gelmeyi dayatmıştı aslında terapist. Onun seçimlerine saygı duymamıştı. Onu olduğu gibi kabul edememişti. Adına iyileşmek dediği dayatmalar uydurmuştu düpedüz.
Bu kararla kapatsa da televizyonu, enerjisinin düştüğünün farkındaydı bir yandan. Arkadaşı ona bunu neden yapmıştı? İyi görünmemi çekemedi. Kendisi negatifte olan iyi olanı çekemiyor işte. Enerjimi aşağı çekip, beni de mutsuz etmek istedi diye diye uykuya dalmıştı. Tabii böyle uyanırdı.
Ayaklı lambanın düğmesini çevirdi. Canım dediği kitaplarından okumak, altı çizili satırlardan güç kazanmak isteyerek kitaplıktan bir tane çekip aldı. Sayfaları karıştırdı. Her bulduğu boşluğa yazdıklarından, altını çizdiklerinden bir kitap daha çıkardı. Kafasını karıştırmasına hiç gerek yoktu, doğru yoldaydı o.
Frekansınız yükseldikçe, sizinle uyumlu olmayanlar hayatınızdan çıkar, yalnızlaşırsınız demişti son gittiği kamptaki eğitmen. Olan tam da buydu işte. En yakın arkadaşım diyorum da, belli ki birlikte devam edemeyeceğiz diye düşünürken gülümsedi. Sayfaları karıştırmaya devam ederken bir başlık çarptı gözüne. Altını çizmediği koca bir bölüm vardı burada. Defalarca okuduğu bu kitapta okumadığı bir bölüm mü vardı, yoksa önemli mi bulmamıştı? Tekrar baktı başlığa.
“Spiritüel Bypass (Manevi Kaçış)”
Psikoterapist John Welwood diye birinin ortaya attığı bir kavrammış. Hızla okumaya başladı satırları.
“Kişinin manevi ya da psikolojik öğretileri, çözülmemiş yaralarıyla yüzleşmemek için kullanması.”
Kulağındaki uğuldama yine başlamıştı. Freud’un bastırma, inkâr, izolasyon, entellektüelliştirme savunma mekanizmaları ile bağlantılı bir savunma şekli olarak anlatılıyordu. Okudukça yer ayağının altından kayar gibi olmaya başlamıştı. Kitabı kapatıp sehpaya bıraktı. Işığı söndürdü.
Dinen yağmurun bıraktığı serin damlalara değmek ister gibi alnını cama dayadı. Seçim yaptığını düşünerek hayatından uzaklaştırdığı insanları düşündü. Ailesini, sevgilisini, arkadaşlarını. Yoksa onları daha seyrek aramayı, sınır koymayı, etkilenmemeyi seçtiğini zannederek sınır koyduğu insanlar onun seçim olarak gördüğü bu davranışlardan zannettiğinden farklı mı etkilenmişlerdi? Kendi aramadığını, sormadığını, sınır koyduğunu zannederken bu insanlar mı ondan uzaklaşmışlardı yoksa?
İş dışında neredeyse hiç çalmayan, eğitim grupları dışında hiç ses vermeyen WhatsApp mesajlarını düşündü. Geçen gün gözüne çarpmıştı, annesi ile en son altı ay önce konuşmuşlardı. Cevapsız arama doluydu telefonu.
Yalnızdı.
Bunu kendi seçimi zannederken onu bir bir terk mi ediyorlardı?
Öğrendiklerini hayatına geçirdiğini zannederken, özgürleştiğini düşünürken, iyileştiğini hissederken bir şeyleri eksik anlamış, eksik yapmış olabilir miydi?
Frekansının yükselmesi değil, bencilleşmesi olabilir miydi bu yalnızlığın nedeni?
Çağın yeteneği bu muydu? İnsana kendini haklı çıkaracak kusursuz kelimeler vermek. Her davranışına uygun bir kavram biçmek sadece kendini aklamak mıydı yoksa?
İyi’leşmek sandığı, kendisiyle yüzleşmesini engelleyerek daha hastalıklı bir duruma getirmekle kalmamış, iyi olmaktan da mı uzaklaştırmıştı onu?
Başkalarının beklentilerinden kurtulmayı seçtiğini sandığında, bu kez kendi açıklamalarının esiri mi olmuştu?
Dışardan gelen dayatmalara kendini kapattığını sanıp içsel dayatmalara mı teslim olmuştu?
Nefesi ile buğulanan camın ardında anlık bir beyazlık oluştu, ardından büyük bir gürültü duyuldu. Pijamasının koluyla camı sildi. Kendi gözleri ile karşılaştı. Yaşlanmış hissetti kendini. Gözyaşları yeniden başlayan yağmura karışsın diye pencereyi açtı, derin bir nefes aldı. Yağmur kokusunu oldum olası severdi.
Telefonunu aldı, cevapsız aramaları kaydırmaya başladı. Yağmur içeriye vururken parmağı annesinin isminin yanındaki arama tuşunda durdu.

Özlem Günal Özyürek, Ankara’da doğdu. Çocukluğunu ve gençliğini yedi yaşında geldiği İzmir’de yaşadı. Bornova Anadolu Lisesi ve Dokuz Eylül İşletme Fakültesi mezuniyetlerinin ardından başlayan profesyonel iş yaşamını 2012 yılında evlenerek Kıbrıs’a yerleşene kadar sürdürdü. Kıbrıs’taki zamanını her zaman ilgisini çeken Yaratılış, Karma, Reenkarnasyon, Psikoloji, Astroloji, Mitoloji, Şamanizm, Kabala, Şifa, Kuantum, Rüya gibi konularda özel eğitimler alarak ve çalışmalar sürdürerek geçirdi.Söyleyecek sözü birikince bunu aktarmanın yolunu aramaya başladı, yazmayı denemek istedi. Önce yazarsam ölürüm sandı. Zaten ölecekti. Yazdı, ölmedi.

