Elif Özge Karakaya
Sabır, zor koşullar altında cesaret ve metanetini yitirmeme duygusudur. Sözlükte böyle tanımlanır. Tabii ki niyetim kelimenin sözlük anlamını irdelemek değil, bu duygunun tükenebileceğine dair sözlükte karşılığını aramak da değil. Hiç tanımadığım bir dilde, hiç görmediğim bir coğrafyanın herhangi bir yerinde birbirinden farklı aileleri ziyaret ederek de tükenmiş bir sabra eşlik edebilirim diye düşünüyorum.
İşte ben de öyle yaptım. Kendimi bulduğum yer, sabrı tükenmiş bir kadının duasıydı. Belki de yakarışıydı. Adına her ne denirse.
On iki ailenin evine konuk oldum. Her ailenin kendi öyküsünü, öyküsünün de kendi duygusunu taşıdığını gördüm. Birer tadımlık duygu. Bu hep olur zaten. Farklı olansa o ailelerin kapısını kapatıp ilerlemek istediğimde hep aynı duyguya rastlamaktı. Tanıdık, rahatsız ediciliğin ardından gelen o eşsiz duygu. Öfke!
Bu öfkeyi yüksek sesle işitmedim üstelik. Sofrada ekmeği bölen ellerin arasına karıştı. Çayın buharında görünmez oldu. Çocukların oyununa, yaşlıların sessizliğine ilişti. Egzotik meyve ağaçlarının dallarından sarktı. Duyguların dili olmak zorunda mı ki? Bazen sadece eşyaların üzerine sindi. Perdelerde, kapı eşiklerinde, mutfak duvarlarında bekledi.
Birkaç defa yolu noktaladım, ilerlemek istemedim. Dedim ya tanıdıktı. Fazlasıyla tanıdık. Yine de kendime yenik düştüm. Kentin sokaklarında rastgele dolandım. Henüz kenti bitirmedim. Ama çıkışa ilerledim. Geri döneceğimi bilerek.
Aslında o sokaklar da evlerden çok farklı değildi. Bir evin içinde söylenemeyen, sokağın köşesinde de söylenmiyordu. İnsan bazen coğrafya değişince yaşananların da değişeceğini sanıyor. Oysa bazı cümleler pasaport taşımıyor. Başka dillerde kuruluyor, başka yüzlerde yankılanıyor. Yalnızca isimleri değişiyor.
İnsanlık halinin sesi tektir, sadece melodileri çeşitlidir, deniyor.
Çıkıştaki ev, diğer tüm evlerden birer parça taşıyordu. Tıpkı bir baharat çeşnisi, tıpkı bir mozaik gibi.
Ailesinin yükü omuzlarına bindirilen kız çocukları, kadınlar. Annesinin kızının annesinin annesi olarak anılması -cümle olamayacak kadar saçma bir sıralama- mesela.
Ya da,
artık kendisine ait hiçbir şeyi kalmayan. Başkasının bahçesinde kök salmak, orada filizlenmek, orada açmak zorunda kalan. Benliği, ismi kaybolan. Yeni adı “onun karısı”,
ya da “birinin bir şeyi” olan.
Bu kadınların çoğu sesli cümleler kurmuyordu. Hayatlarını değiştirecek hayaller de anlatmıyorlardı. İstedikleri şeyler küçüktü. Kendi isimleriyle çağrılmak. Yorulabilmek. Susabilmek. Hasta olabilmek. Bir günlüğüne bile olsa kimse için güçlü olmak zorunda kalmamak. İnsan bazen en büyük dayatmanın, en küçük seçimleri elinden almak olduğunu unutuyor. Zira her insanın acısı, kendi kelimesinde saklıdır.
Belki de seçim dediğimiz şey, sandığa atılan bir pusuladan önce başlıyor. Kendi bedenin üzerinde söz söyleyebilmekte. Kendi sesini yükseltip yükseltmemeye karar verebilmekte. Kiminle yaşayacağını, nasıl yaşayacağını, ne zaman susacağını seçebilmekte. Seçim hakkı elinden alındığında geriye yalnızca uyum kalıyor. Uyum ise çoğu zaman erdem değil; mecburiyetin kibar adı oluyor.
Kendisini bir oyuncak gibi tanımlayan kadının fazlasıyla kırılgan anında buldum kendimi.
Bütün öyküler birbirinin içine aktı. On iki ev, tek bir ev oldu. On iki kadın, tek bir ses. Yıllardır içi dolup taşan bir sabrın içinden bir cümle yükseliyordu.
Ya Rabbi, bir kerecik de kadın ol!
Ya Rabbi, bir kerecik de kadın ol!
Ya Rabbi, bir kerecik de kadın ol!
*Banu Mushtaq, Kalp Lambası, Çeviri: M. Alparslan Demir, İstanbul, Budala Kitap, 2025

Elif Özge Karakaya, Marmara Üniversitesi Alman Dili Edebiyatı Bölümü’nü yarıda bırakıp Ekonometri Bölümü’ne başladı ve oradan mezun oldu. Ancak bir süre sonra kendini IT sektöründe çalışırken buldu. Tüm bu yolculuğunda kitaplar ayrılmaz eşlikçisi oldu. Yaratıcı yazarlık, mitoloji ve psikoloji dersleri alarak kendini geliştirmeye, kitaplarla yeni yolculuklara çıkmaya devam ediyor. Bu süreçte iki kolektif kitapta öyküleri yer aldı ve şimdi ‘Virgülle rafa kaldırdığı defteri’ yazmaya devam ediyor; bu kez, daha belirgin bir mürekkep kullanarak.


