Bahar Umurtak
Dalgalar üzerine bir yazı yazmak için çalışma masama oturdum… Ne yazacağımı az çok kafamda tasarlamıştım. Nereden başlayacağımı düşünürken aklıma dalgaların sesini dinlemek geldi. Şimdi arka planda dalgaların sesi eşliğinde yazmaya başlıyorum… Dalgaların sesini dinlemek isterseniz, tıklayabilirsiniz.
Sahile vuran dalgalar bize neyi hatırlatır? Gücümüzü mü yoksa direnişimizi mi?
Bir dalga yükseliyor, kıyıya vuruyor ve geri çekiliyor. Sonra bir başkası geliyor. Bu hareketi izlerken insan ister istemez hayatı düşünüyor. Belki de dalgalar yalnızca denizin hareketini değil, varoluşun ritmini de anlatıyor.
Acaba Virginia Woolf, Dalgalar’ı yazarken sahilde mi oturup eserini kaleme aldı, yoksa zihninde mi kurdu her şeyi? Elimde Dalgalar. Okuyorum. Yazıyorum. Woolf’un dalgaların ritmini kelimelere, insanın iç seslerine ve zamana nasıl dönüştürdüğünü izliyorum.
Sadece ritmik sesler değildir Woolf’un duydukları. İntiharından önce eşi Leonard Woolf’a yazdığı 28 Mart 1941 tarihli derin ve sarsıcı veda mektubunda, onu rahatsız eden uğultulardan da bahseder.
Virginia Woolf’un 28 Mart 1941 tarihinde intihar etmeden önce eşi Leonard Woolf’a yazdığı veda mektubu.
Ben bu satırları yazarken bir dalga sahile vurdu, arkasından bir hışırtı geldi… Düşünüyorum da hayatımda en çok neyi temsil eder dalgalar? Geçmişten bugüne gelişimi mi, bir kırılmayla bir bitişi mi, yoksa geçmişten bugüne taşıdığım yüklerimi mi?
Açıklarda toplanıp güçlenen dalgaların sahilde kırılması, her şeyin bir gün biteceğinin bir göstergesi mi acaba?
Hiçbir keder sonsuza kadar sürmez. Hiçbir güzel şey de sonsuza kadar devam etmez. Ama hayat, bitişlerin ardından yeniden hareket eder.
İşte karşıdan bir vapur geçti ve küçük dalgalar birbirlerinin içinde eriyip gittiler. Ama yok olmamışlardı… Sanki deniz, hepsini içine alan daha büyük bir dalgayı hazırlıyordu. Bir süre sonra o büyük dalga bana doğru yola koyuldu.
Hayat gibi.
Tam bittiğini düşündüğün anda, başka bir hareketin içinden yeniden yükselmesi gibi…
İçimden sahile koşup kıyıda yürümek geldi. Yürürken ayaklarıma bir gelip bir giden dalgaların ritmik hareketlerini hissettim.
Gidiş ve gelişler… Yaşamın ritmi.
Woolf’un Dalgalar’ı şiir gibi yazılmış bir roman… Gerçi ona klasik anlamda bir roman diyemeyiz, zira anlatıda alışılagelmiş bir olay örgüsünden bahsedemiyoruz. Dalgalar’da üç kadınla üç erkeğin çocukluktan yaşlılık günlerine uzanan yaşamları anlatılır. Dalgaların ritmi, karakterlerin iç dünyalarının ta kendisidir.
Yazarken sahile vuran dalgalar sanki ruhumun en derin oyuklarının içini kazır gibi. İçimden dışıma yansıyan bir gelgit gibi, yürürken ayaklarıma değen soğuk suyu ürpererek içime çekiyorum. Sanki su beni yaşamın ilk anına, varoluşun başlangıcına götürüyor…
Soğuk su, yüzüme vuran rüzgârın esintisi, bütün bunlar beni varoluşa taşıyor. Yaşamın tınısı, ritmik bir ses olarak kalp atışlarımı ve dalgaların sahilde kırılmalarını bana dinletiyor. Başımı kaldırıp bir müzik dinler gibi kapılıyorum sonsuz maviliğe.
Bu tını, yaşama kutsiyet katan bir hâl gibi beni sarıp sarmalıyor.
Hırçın dalgalar mı? Ben hiç sevmem hırçın dalgaları. Korkarım. Bana ürkütücü gelir hırçın dalgalar… Hırçın insanlar gibi gelirler bana. Saldırgan olurlar. Kendimi onlardan korumak isterim.
Woolf için dalgalar, yalnızca denizdeki fiziksel bir hareket değil; düşüncenin, bilincin, zamanın ve insan hayatının ritmiydi. 20 Ağustos 1930 tarihli günlüğünde, Dalgalar’da karakterlerin seslerini “dalgaların ritminde” birbirinin içine geçirerek sürdürme düşüncesinden söz ederek şöyle der:
“Ardı ardına okunabilirler mi? Bu konuda hiçbir şey bilmiyorum. Bugüne kadar kendime verebildiğim en büyük fırsat olduğunu düşünüyorum; öyleyse bence en eksiksiz başarısızlık da bu. Yine de bu kitabı yazdığım için kendime saygı duyuyorum -evet- benim doğuştan yanlışlarımı sergilese bile.”
Woolf’un sadece dalgaların sesinden değil, müziğin ritminden de beslendiğini gösteren bir günlük kaydı var. Günlüklerinde Beethoven dörtlülerini dinlediğinden söz eder:
“Dün gece Beethoven dörtlüsünü dinlerken aklıma geldi, araya sokuşturduğum bütün bölümleri Bernard’ın son konuşmasının içinde eriteceğim ve şu sözcüklerle bitireceğim: Ah yalnızlık: Böylece de bütün o sahneleri içine çekmesini, artık ara vermemesini sağlayacağım. Bu aynı zamanda konunun gücünün, gücün egemen olduğunu gösterecek: dalgaların değil: Ve kişiliğin: Ve meydan okumanın: Ama sanatsal etkisinden emin değilim; denge kurabilmek için en son dalgaların araya girmesi gerekebilir, böylelikle de sonuca bağlamak…”
Yani, bir Beethoven yaylı çalgılar dörtlüsünü dinlerken Bernard monoloğunun yapısını değiştirme fikrinin geldiğini söylüyor. Bir yazarın esin alma ve yazma süreçlerini takip etmek açısından günlükler ne kadar değerli!
“Hangi yaylı çalgılar dörtlüsünü dinliyordu?” diye soracak olursanız, Woolf’un özellikle Beethoven’ın geç dönem yaylı çalgılar dörtlüleriyle ilgilendiği biliniyor. Clements’e göre bu müzikal yapı, romandaki altı karakterin farklı seslerini ve öznelliklerini bir arada düşünmek için bir model oluşturmuş olabilir.
Onun temel tezi, Beethoven’ın Opus 130 numaralı Si bemol majör Yaylı Çalgılar Dörtlüsü’nün ve onun ilk finali olan Grosse Fuge, Opus 133’ün, Woolf’un Dalgalar’ı oluştururken yararlandığı bir biçimsel model olduğudur.
Virginia Woolf’un Beethoven’ın geç dönem yaylı çalgılar dörtlülerine özel bir ilgisi vardı. Woolf’un 1921’de Londra’da düzenlenen Beethoven Festivali’nde, London String Quartet’in Beethoven’ın yaylı çalgılar dörtlülerini kronolojik sırayla seslendirdiği konserlere katıldığı da bilinir.
Virginia Woolf’un Dalgalar’ı (1931) dokuz bölümden oluşuyor. Her bölümün başında, italik olarak yazılmış kısa bir “ara bölüm” bulunuyor. Bu ara bölümlerde güneşin deniz ve çevre üzerindeki hareketi anlatılıyor: şafaktan başlayıp güneşin yükselmesine, öğleye, sonra alçalmasına ve gün batımına kadar.
Romanda asıl konuşan altı kişi var: Üç kadın —Susan, Jinny ve Rhoda— ve üç erkek —Bernard, Neville ve Louis. Yedinci kişi ise Percival. Ancak Percival hiç konuşmaz. Onun kendi sesi yoktur. Onu hep diğer altı kişinin gözünden, düşüncelerinden ve hatıralarından tanırız. Buna rağmen Percival, altı kişinin hayatında çok merkezi bir figürdür. Hatta romanın ortasındaki ölümü, bütün yapının önemli kırılma noktalarından biridir.
Peki, güneş bölümlerini kim anlatıyor?
Güneşin doğuşunu ve batışını anlatan dokuz bölüm, altı karakterden hiçbirinin ağzından anlatılmaz.
Güneş doğarken çocukluk başlıyor.
Güneş yükseldikçe hayat ilerliyor.
Güneş tepeye geldiğinde yaşamın ortasına geliyoruz.
Güneş alçalırken yaşlılık ve ölümler geliyor.
Sonunda güneş batıyor ve Bernard konuşuyor.
Bu bölümler, üçüncü şahıs anlatımlı, şiirsel ara bölümler. Karakterlerin seslerinden farklı bir anlatıcı sesine sahip. Akademik çalışmalarda da bu kısımlar “üçüncü şahıs ara bölümleri” olarak tanımlanıyor. Bu anlatıcı, klasik anlamda her şeyi bilen, olayları açıklayan, karakterleri yönlendiren bir tanrı anlatıcı değil, daha çok insan seslerinin dışında duran şiirsel ve kozmik bir anlatıcı sesi gibi çalışır. Yedinci kişi ise Percival. İşte bu yüzden Dalgalar’da aslında altı insan sesi, bir sessiz merkez ve dokuz kozmik güneş bölümü bir anlatı mimarisi oluşturuyor.
Woolf’un Dalgalar’ında insan sesi, doğanın ritminden bağımsız bir varlık olarak kurulmaz. Güneşin hareketi, denizin dalgaları ve karakterlerin iç konuşmaları aynı zamanın farklı titreşimleri gibi ilerler. Belki de romanın asıl sorusu, insanın doğayla nasıl konuştuğundan çok, kendisini doğanın ritminden ayrı bir ses olarak görüp göremeyeceğidir.
Yazımı burada bitiriyorum… Şimdi onu gözden geçirirken Beethoven dinleyeceğim.


