Funda Kılıç
Kadın, kasım ayının soğuk rüzgârının mantosunun minik aralığından süzülüp boynundan geçerken tenini ürperttiğini hissetti. Daha çok erken olmasına karşın havada kar kokusu alıyordu.
Çok işlek bir muhitte, kapısının önünden kalkan otobüste istediği yere oturarak yolculuk edebilecek kadar şanslıydı. Taksiyle gidiyor gibi koca otobüste birkaç kişiyle başlayan yolculuk, beş altı durak sonra insan seline maruz kalıyordu. On on iki durak sonra ise ayakta kalanlar balık istifi gibiydi. Otobüsün manevralarıyla hacıyatmaz misali sallananların yolculuğu, son durakta nihayete erdiğinde iyiydi. Ara sıra hastaneye, postaneye gideceği vakitler ise ara durakta insan selini yararak inmek ona afakanlar bastırırdı.
Öyle ki bazen fırsat bulamaz, bir iki durak geçer, sonra geri yürürdü. Bu bir nevi takıntı gibi bir şeydi; hep böyleydi. Sesini çıkarıp hakkını arayamaz, insanları itip kakarak hedefine ulaşmayı göze alamazdı. Zaten geç kalma korkusu ile en az yarım saat kadar erken gitmeyi düstur edinmişti; bekletmek yerine beklemeyi yeğlerdi.
Kimseyi kırmamış, karıncayı bile incitmemişti ama severek evlendiği adamın ailesi, yirmi yıllık evlilikleri boyunca nazik ve naif kişiliğini bir hamlede kırmaktan çekinmemişti. Defalarca tekrar eden kendini savunma ve hak arama çabasına maruz kaldığı için kişiliği ve nazik tavırları cımbızla çekilip alınır gibi yok edilmişti. Kadın, yaradılış mizacını bir maske takar gibi derinlere hapsetmek zorunda kalmıştı. Sadece yeni karakterini kılıf gibi uydurmuştu.
İlk kez karşılaştığı insanlarla alıp veremediği bir şey yoktu; onlara atalarından gelen iyi huylu, sevecen tarafını gösterir ve çevresi tarafından bir hayli sevilirdi. Koca tarafı ile istemsiz bir araya gelişlerinde ise kılıç kuşanıp savaş meydanına çıkan bir cengâver edası takınıyordu. Bu bir savunma mekanizmasıydı. Zaman zaman kocası da bu yeni sert karakterden nasibini alıyordu. Neyse ki kadın, kızını ve oğlunu bu fırtınalı aile bağlarından olabildiğince koruyup büyütmüştü.
On sekiz yaşındaki oğlunun genlerinden gelen fevri davranışlarını ergenlik mutasyonuna bağlıyor, bir nevi teselli bulmaya çalışıyordu. Yine de bazen abartıya kaçan davranışları nedeniyle oğlunu yaşına uygun şekilde azarlayıp anne ilgisinden soyutluyordu. Genç çocuk bunu anlayıp hatasını kabul ediyor ve annesinin gönlünü almak için biraz çaba sarf ediyordu.
On beş yaşındaki kızı için ise işler çok farklıydı. O, sanki kendi gençliği gibi iyi, müşfik ve çalışkan bir kızdı. İtaatkâr olduğu için baba tarafı onu “saf” olarak etiketlese de kadın, kızı için söylenenleri ona hiç hissettirmiyordu. Kocasıyla ve onun ailesinin baskın kadın karakterleriyle yirmi yıl mücadele etse de evlatlarına onları hiç kötülememiş, sadece çok fazla bir araya gelmemeye gayret etmişti. Kayınvalidesi eşini ne zaman yalnız yakalasa gelinini suçlar, çocukları ondan uzak tuttuğundan şikâyet ederdi. Adam ise annesiyle karısının arasını bulmak için çocukların okulu ve arkadaş çevresinden dolayı kendilerine bile zaman ayıramadıklarından şikâyet ederek ortayı bulmaya çabalardı.
Kadın kendine ait bir dünya kurmuştu. Baskıcı sülale izin vermediği için çalışmaya fırsat bulamamış, çetin savaşlar vermiş olsa da bu ön yargıyı kıramamıştı. O da kendine farklı meşgaleler ve ilgi alanları buldu. Pasta börek kurslarına yazıldı, biçki dikiş eğitimi aldı. Konu komşunun özel günlerinde öteberi yapıyor ya da kıyafetler dikip üç beş kuruş harçlık çıkarıyordu. Aslında ihtiyaç meselesi değildi; kendini işe yarar hissetme çabasıydı.
O soğuk kasım sabahında kumaş, güpür ve birkaç dikiş malzemesi için trafik çilesine katlanarak yola çıkmıştı. Öğleden sonra sağanak yağmur beklendiği için yetişmesi gereken dikişlerine bir an önce başlamak üzere Eminönü’ne geçti. Alacaklarını aldı. Giderken de dönerken de vapuru tercih etmeyi seviyordu. Havanın ısıran keskin soğuğu, hatta siyah beyaz fotoğrafları andıran gri deniz bile bu isteğini bastıramıyordu.
Vapurun camının arkasından dalgalarda birbirleriyle yarışan martıları ve İstanbul silüetini izlerken burnuna gelen kesif koku genzini yaktı. Kokunun kaynağı için bakınırken etrafında bir hareketlilik fark etti. Çalışanlar sağa sola koştururken bir görevli koltuk altındaki can yeleklerine ulaşmaya çalışıyordu. Bir süre sonra bu koşturma, siren sesleriyle ikaza döndü. Görevliler tek bir ağızdan bağırıp insanlara can yeleklerini takmalarını, motor dairesinde yangın çıktığını söylüyordu.
Saniyeler içinde panik yayıldı. İnsanlar sıraları parçalarcasına can yeleklerine ulaşmaya çalışıyorlardı. Birbirini itip kakan, bağıran, çığlık çığlığa “Öleceğiz!” diye haykıranlar vardı. Kadın olduğu yere mıhlanmış gibi, aldıklarını sımsıkı kucaklamıştı. Yanındaki kadın ona zorla elindekileri bıraktırdı ve can yeleğini giydirdi. Görevliler yardım geleceğini söyleyerek insanları yatıştırmaya çalışırken birkaç kişi panik hâlinde can yeleklerini takıp soğuk sulara atlamıştı bile. Etrafta duman yoğunlaşıyor, öksürenler kendini açık havaya atıyordu. Gitgide paniğin dozu artıyordu.
Artık boğucu dumana ateş de eşlik etmeye başlamıştı. Kıç taraftaki dumanın ters istikametinden bir yolcu gemisi yardıma gelmişti ama dalgalar yüzünden birbirlerine çok fazla yaklaşamıyorlardı. İki gemi de birbirini etkiliyor, oldukça fazla çalkantı oluşuyordu. İnsanlar ayakta durmakta zorlanıyorlardı. Üstelik bir patlama olursa diğer yolcu gemisindekiler de tehlikede olacaktı. Görevliler son çare olarak suya atlamayı tavsiye etti. Ölümle kalım arasındaki seçenekler hiç de kurtarıcı değildi. Ya soğuk su şoku ya da yanarak can vermek söz konusuydu. Aceleyle suya atlayan birkaç adam, biraz açıkta duran diğer insanların yardımıyla yukarı çekiliyordu.
Kadın bu sefer iyice panikledi. Suyun dondurucu soğuğuyla bilincini kaybederse ne olacağı gibi sayısız olumsuz düşünce kafasına hücum etti. Ufuktaki başka gemiler de yanlarına yaklaşırken azımsanmayacak sayıda kişi suya atlamıştı bile. Göz ucuyla diğer gemideki tayfaların can simidi attığını, hatta halatı suya fırlatarak insanları azgın soğuk dalgaların arasından kurtarmaya gayret ettiklerini gördü. İki gemi arasındaki siyaha yakın dalgalarda batıp çıkan turuncu can yelekli insanlar, kadını birazdan başına gelmesi muhtemel son yüzünden korkutuyordu.
Hayatında hiç bu kadar kötü bir duruma maruz kalmamıştı; kocası, çocukları, canını hep sıkan akraba terörü umurunda değildi artık. O ipe tutunamazsa ne olacaktı? Aslında insan canı için cananı bile düşünmekten vazgeçebiliyormuş… Onlarca kişi de zavallı kadın gibi ikilemde kalmıştı: Ya duman ve ateş tarafından sarılacaklar ya da azgın gri dalgalar arasında yaşama tutunmak için soğuğun yıkıcı etkisinde vücutlarına söz geçirip o umut ipini yakalamaya çalışacaklardı.
Gözleri etrafta başka seçenek arayan kadın, hızla gelen Sahil Güvenlik botlarını gördü. Etraflarındaki gri sulara inat, beyaz köpüklü dalgaları yara yara olaya müdahale etmek için geliyorlardı. Kadın onlara bakarken diğer eliyle korkuluğa yapışmıştı. Sanki hayat ile ölüm arasındaki köprüye sımsıkı tutunmuştu. Bir anda kulağının dibinde bomba gibi patlayan yüksek desibelli bir ses duydu:
— Atlasana abla, ne bekliyorsun!
Kadın, zinciri açılmış iskeleden hedefi olan suya baktı. Hemen yanında duran adam suya tereddütsüz atladığı için yüzüne vuran buz gibi suyla iyice gerildi. Can havliyle vazgeçip kenara çekildi. Ona bağıran görevliye cankurtaranları işaret etti. Geliyorlardı, belki başka bir seçenek olabilirdi. Yine de bir taraftan suya atlama ihtimaliyle dalgalar arasındaki akıbetini kontrol etmek için sudaki kazazedeleri kurtarmaya çalışan diğer vapura baktı.
Sahil Güvenlik itfaiyesi yangın çıkan bölüme su püskürtmeye başlamıştı bile. Diğer şişme bot ise yanan gemiye iyice yanaşmıştı. Azgın dalgalarda yalpalayan küçük bot nedense kadına güven vermişti. Birkaç kişi yüksekliği göz ardı edip şişme bota atlayıp kendini kurtarmıştı. Şimdi soğuk dalgalardan kurtuluş umudu vardı.
Kadın bota doğru hamle yaptığı esnada yangına müdahale eden itfaiyeden su serpintileri yüzünü yalayıp geçiyordu. O ise artık iğneleyen soğuğu hissetmiyordu. Sınırda duran kadına “Atla!” komutunu veren adam bunu birkaç kez tekrarladı. Kadın gözlerini kapatıp bota atladı. Topuklu ayakkabısı yüzünden ayağını burkmuştu. Diğerlerine yer açmak için ayağa kalkmaya çalıştığında acı beynine vurdu. Sendeleyerek tekrar yere oturdu. Adamlar, atlayacak diğer kişiler için onun koluna girerek kenara çektiler.
Kadın acı içindeydi ama güvendeydi. Botun içinden rüzgârda savrulan tazyikli su zerreciklerini ve yangına yapılan müdahaleyi izlerken hızla karaya yaklaşıyorlardı.
Suya atlayanların sağlık durumu öncelikli olduğu için onlarca ambulans onları hastaneye yetiştirmek için birbirleriyle yarışıyorlardı.
Ayağı burkulan kadın ise nispeten hafif ıslanan mantosu ile limanda acil müdahale sırasının gelmesini bekliyordu. Haberciler, meraklı kalabalık ve kazazede yakınları da olay yerine gelmişti. Durumu daha iyi olanlar otobüslerle hastanelere kaldırılıyordu.
O soğuk günde otobüs beklerken boynundan içeri süzülen ürperti, kadın için bir işaretmiş meğer…
—


