Pınar Şimşek Günaydın
Buzdolabını parfüm, ruj ve kremle doldurdum. Dolap boşa çalışmasın. Sararmış bir elma vardı meyve rafında, rujumla kırmızıya boyadım. Sararan gözlerimi de boyalarla parlatırım. Annem bir gün, beyaz doktor önlüğünün cebinden çıkarıp verdi elmayı. Anne dedim, ellerin kırmızı. Cevap vermedi, tanımıyor gibiydi. Duvardaki resimlerde dört yaşındaki hâlimleyim. Resimler sararmış, çerçeveye defalarca boyanan duvarın renkleri sıçramış.
Babam tanır mıydı? Tanır gibi bakardı ama başka yollarda görse yanımdan öyle geçip giderdi. Ben ikisini de aynı sevmezdim.
Annem yemek yapıyor. O kadar hızlı ki biberler kendi kendine doğranıp tencereye uçuyor gibi. İki yumurta, bir zıplayışta biberlerin ortasında iki göz olup bizi seyrediyor. Menemenle her akşam buluşuyoruz zaten.
Annem en çok dosyaları, evrak çantası ve kalemleriyle iyi anlaşır. Onları hiçbir zaman uçurmaz, kucağında taşır. Tencere, tava, terlik, yastık, süpürge uçabiliyorlar onun sihirli sözleriyle. Kelimeler evimize yağmur, rüzgâr, kar olarak yağabilirler. Ama masaya konmaları yasaktır. Uçuşa kapalı alandır orası. Bazen ben de havaya fırlatılmış bir vazonun içinde savruluyorum. Masada dursam güvende olabilirim. Bir kalem gibi tutulsam ben de. Bittikçe açılsam, tükendikçe dolsam annemin ellerinde.
Masaya yaklaşırken daha da hızlanıyor porselen vazo. Kırılacağımı biliyorum. Çoğu zaman masanın karşısındaki aynaya çarpıp savruluyorum. Parçaların içinde kayboluyorum. Her birinden gelecek günlerim yansıyor. Tatları yabancı, kokuları boğucu, koyu renkli görüntüler parlıyor. Hangisini seçeceğimi bilemiyorum, kırıklarım kanıyor.
Evde bir telefon sesi duyuluyor, tüm sözcükler değişiyor. Annem dönüşüyor telefonlar çalınca, sesi sıcacık oluyor. İklimi değiştiren yalancı bir güneş doğuyor. Aynalar, vazo, tabaklar, bir de ben. Yerdeki tozlarımız uçuşurken geriye akıyor zaman. Tüm kırıklar döküldükleri yerden kalkıyor, havada birleşip eski yerlerine konuyor. Defalarca parçalanıp toplandıkça yüzemiyorum zaman nehrinin deli akışında. Bir ileri, bir geri, hangi kıyıya varılır ki?
Annemin sözleri rüzgâr olmuş, saçlarımla oynuyor. Sözlüklere yazılamayan kelimeler saçlarımdan tel tel akıyor. Annemse masasının başında, “Yakında yüzmeyi öğreteceğim,” diyor. Ama nehir bazen akıyor, bazen kabarıyor, bazen köpük köpük fışkırıyor. Kimin evine gitsem ıslanıyorum. Nehir, annemin, babamın ve büyükannelerimin ellerinden akıyor.
Ellerim artık benim değil. Savruluyor kollarım, dalgaların kolu oldular. Annemin boynuna asılmış, ilk defa kucaklaşıp sarılıyorlar. Kalemler, vazo, çalan telefonlar, porselen tabaklar, hepsi sessizce odadan siliniyor.
Kendime geldiğimde ıssız bir adaya vurmuşum. Dalgalar, kollarımı bana bırakmışlar. Dört duvar, demirden ağaçlar. Belki şimdi ağaç olabilirim. Dallarım pencereden taşar, kuşlar konar, gıdıklanırım. Sihirli sözler yok burada, üzerimde kuş neşesi çiçek olup açıyor. Ellerinizden akan sularda yüzmeyi öğrendim. Demirden soğuk, duvardaki çatlaklar kadar umut dolu.


