Zeynep Altuntaş
Bakırköy’de akşam her zaman biraz geç inerdi. Güneş çoktan apartmanların arkasına çekilmiş olsa da gökyüzünün kirli sarısı denizin üzerinde uzun bir müddet kalır, sonra ağır ağır suya karışırdı. İnsanlar evlerine dönmek için acele eder, dükkânların önüne çıkarılmış sandalyeler birer birer içeri alınır, simitçilerin sesi azalırdı. Tren geçerken bütün bunlar birkaç saniyeliğine unutulur, rayların demire değen tekerlek sesi sokağın içinden geçip giderken insanın göğsünde tuhaf bir boşluk bırakırdı.
Hasan o sesi çocukluğundan beri bilirdi; bir trenin uzaklardan gelişini, daha görünmeden, önce hafif bir titreşimden, sonra camların belli belirsiz sallanmasından, dükkânların teneke kepenklerinin birbirine dokunmasından anlardı. Bazı sesler insanın hayatında bir yer tutar, bazılarıysa zamanla hayatın kendisi olurdu. Hasan bunu henüz bilmiyordu.
O akşam, meydanın kenarında eski eşyalar satan bir adam durmuştu. Önünde birbirinden kopuk şeyler vardı: Birkaç bakır tabak, paslanmış bir çakı, iki eski radyo, sararmış fotoğraflar, kırık bir cep aynası, ne işe yaradığı belli olmayan demir parçaları. Adamın yaşı altmışı geçmişti; yüzü deniz rüzgârından sertleşmiş, elleri ince ve kemikliydi.
Hasan önce fotoğraflara baktı, sonra saati gördü. Koyu kahverengi bir zincirin ucunda duran köstekli saat, diğer eşyaların arasında sanki yanlışlıkla bırakılmış gibiydi. Kapağının üzerinde kabartma harflerle TCDD yazıyordu, hemen altında küçük bir tren kabartması vardı. Hasan saati eline aldı. Soğuktu; nedense insanın eline aldığı bazı eşyalar soğuk değil de uzak gelirdi, sanki senden önce yaşamış, senden önce yorulmuş, senden sonra da bir başkasının cebine girecekmiş gibi.
— Çalışıyor mu bu?
Satıcı önce cevap vermedi. Hasan tekrar sorunca adam başını kaldırdı, saatten önce Hasan’ın yüzüne baktı.
— Çalışır.
— Ne zamandır sende?
— Bilmem.
— Nasıl bilmezsin?
— Ben aldığımda da böyleydi.
Hasan saati avucunda çevirdi. Arka kapağında çizikler, bazı yerlerinde kararmalar vardı; zincirin halkalarından biri diğerlerinden daha yeni görünüyordu.
— Kaç lira?
Adam cevap vermedi, denize doğru baktı. O sırada uzaktan trenin sesi duyuldu; adam sanki soruyu hiç duymamış gibi başını rayların olduğu tarafa çevirdi. Tren kısa sürede geçti ama adamın yüzündeki ifade değişmişti. Hasan bunu fark etti.
— Kaç lira? diye yeniden sordu.
— Al.
— Bedava mı?
— Al dedim.
Hasan cebinden para çıkardı, adam elini kaldırdı.
— Para istemiyorum.
— Olmaz.
— Olur.
Hasan yine de parayı tezgâhın üzerine bıraktı. Yaşlı adam paraya bakmadı, yalnızca saate baktı.
— Onu cebinde taşırken, dedi, trene çok yaklaşma.
— Niye?
Adam cevap vermedi. Hasan saati cebine koydu.
O sırada denizden sert bir rüzgâr geldi, satıcının önündeki eski fotoğraflardan biri havalanıp kaldırımın üzerine düştü. Hasan eğilip almak istedi. Siyah beyaz bir fotoğraftı; eski bir trenin önünde bir erkek, bir kadın ve küçük bir çocuk duruyordu. Arkasında kurşun kalemle tek bir tarih yazılıydı: 17 Ekim 1969.
— Bu da mı satılık?
Yaşlı adam fotoğrafı elinden aldı. Yüzünde bu kez korkuya benzemeyen, daha çok çok uzun zamandır unutulmuş bir şeyi yeniden hatırlamanın yorgunluğuna benzeyen bir şey vardı.
— Hayır.
Fotoğrafı cebine koydu, sonra ilk kez doğrudan Hasan’ın gözlerinin içine baktı.
— Bu satılık değil.
Hasan hiçbir şey söylemedi. Adam tezgâhını toplamaya başladı. Gökyüzünün sarısı çoktan gitmiş, deniz kararmıştı. Köstekli saat, Hasan’ın cebinde ilk kez çalıştı: tik tak, tik tak. Hasan yürümeye başladı, arkasından tren geçti, bu kez dönüp bakmadı. Saatin tik takları trenin raylara vuran sesine karışıyordu.
Henüz bilmiyordu: İnsan bazen bir eşyayı satın almaz, yalnızca başkasının yarım bıraktığı hayatı cebine koyup evine götürürdü. Ve bazı hayatlar, tıpkı deniz gibi, kıyıya bir kez vurduktan sonra geri çekilmez, daha büyük bir dalga için beklerdi.
Hasan eve vardığında saat gece yarısını geçmişti. Apartmanın merdivenleri karanlıktı; üçüncü kata çıkarken üst komşunun kapısının altından sızan ışık merdivenin duvarında ince bir çizgi bırakıyor, bir yerlerden kızarmış soğan kokusu geliyordu. Hasan odasına geçti, ceketini çıkardı, saati masanın üzerine koydu, bir süre ona baktı. Sonra zincirini çıkarıp saati avucuna aldı. Kapak açıldığında küçük akrep ile yelkovan birbirine yaklaşmıştı: 01.00.
Hasan gülümsedi.
— Demek çalışıyorsun.
Kurma kolunu üç kez çevirdi. Saat çalışmayı sürdürdü: tik tak, tik tak. Hasan yatağa uzandı.
Sabaha karşı uyandığında odada garip bir sessizlik vardı. Saatin sesi kesilmişti. Masaya baktı: Köstekli saat yine 01.00’i gösteriyordu ama çalışmıyordu. Kapağını açıp kurma kolunu çevirince yeniden çalışmaya başladı. Ertesi gece aynı şey oldu. Sonraki gece de. Bir hafta boyunca her gece.
Hasan önce bunun mekanik bir arıza olduğunu düşündü, saati bir saatçiye götürdü. Kalın gözlüklerinin ardından mekanizmaya uzun uzun bakan yaşlı saatçi:
— Eski, dedi.
— Belli.
— Çok eski. Tamir olur mu?
Saatçi cevap vermeden saatin kapağını çevirdi, arka yüzündeki çizikleri inceledi, sonra TCDD kabartmasının üzerinde parmağını gezdirdi.
— Bu saat kimin?
— Bakırköy’de aldım, bir sokak satıcısından.
— Adı?
— Bilmiyorum.
— Adres?
— Bilmiyorum.
Saatçi saati kapattı.
— 01.00’de duruyor, değil mi?
Hasan şaşırdı.
— Evet.
Adam saati masanın üzerine bıraktı.
— Bu saat bozuk değil.
— Nasıl yani?
— Bir şeyi unutmuş.
Hasan güldü.
— Saat neyi unutabilir?
Yaşlı adam cevap vermedi, sonra saati Hasan’a doğru itti.
— Her eşyanın bir sahibi olmaz, dedi. Bazı eşyaların yalnızca bir tanığı olur.
O gece eve dönerken Bakırköy sahiline uğradı. Deniz kabarmıştı, kıyıya vuran dalgalar taşları dövüyor, geri çekilirken kumların üzerinde ince beyaz çizgiler bırakıyordu. Hasan cebinden saati çıkardı: 01.00. Uzaktan bir tren geçti, dalgalar yükseldi, saat sustu; tam o anda, saatin durduğu an ile trenin düdüğünün aynı zamana denk geldiğini fark etti. Hasan ilk kez korktu.
Ertesi sabah eski gazete arşivlerine gitti. Bir süre sonra sararmış bir gazetenin içinde aynı tarihi gördü: 17 Ekim 1969. Başlığın altında küçük bir haber vardı: Gece saatlerinde bir tren kazası, raydan çıkan bir vagon, birkaç yaralı, iki ölü. İsimlerden biri dikkatini çekti: Cemal Yıldırım, demiryolu makinisti. Diğeri: Münevver Aksoy, yolcu. Haberin en altında tek bir cümle vardı: “Kazada bulunan kimliği belirsiz erkek çocuk, olaydan sonra devlet korumasına alınmıştır.”
Hasan’ın parmakları titredi. Çantasından köstekli saati çıkardı; yine durmuştu, 01.00. O anda Bakırköy’deki yaşlı satıcının sözünü hatırladı: “Onu cebinde taşırken trene çok yaklaşma.” Sözün anlamını şimdi biraz olsun anlayabiliyordu. Ama bilmediği bir şey daha vardı: Gazetede adı geçen çocuk o kazadan sonra kaybolmamış, büyümüş, bir hayat kurmuştu. Çocukluğundan geriye kalan tek şey kimsenin ona anlatmadığı bir geceydi; o çocuk, yıllar sonra, Hasan’ın yaşadığı sokağın birkaç bina ötesinde oturuyordu. Adı Nihat’tı.
İkisi de henüz bilmiyordu. Aralarında yalnızca birkaç duvar vardı ve deniz her akşam olduğu gibi, ikisinin de haberi olmadan kıyıya vuruyordu.
Hasan gazeteyi katlayıp çantasına koyduğunda akşam olmuştu. İstanbul’un üzerine ince bir yağmur iniyordu. Sokağa çıktığında denizden gelen rüzgâr yüzüne çarptı; eve dönmedi, doğruca Bakırköy’deki eski istasyon binasının olduğu tarafa yürüdü. Bina artık kullanılmıyordu, duvarların sıvaları dökülmüş, demir parmaklıkların bazıları paslanmıştı. Trenler eskisi gibi durmadan geçiyor, istasyonun içinden yalnızca uğultuları kalıyordu.
İstasyonun kenarındaki küçük kahvehaneye girdi. İçeride üç adam oturuyordu. Hasan gazeteyi çıkarıp masaya koydu.
— 1969’da burada bir tren kazası olmuş.
— Çok kaza oldu burada.
— Bu kazayı soruyorum.
İhtiyar adam gözlerini kıstı.
— Ne olmuş?
Hasan isimleri söyledi: Cemal, Münevver. İhtiyar adamın eli havada kaldı, çay bardağını masaya koymadı, bir süre öylece durdu.
— Sen bu isimleri nereden biliyorsun?
Hasan cebinden saati çıkardı. Adamın yüzü bir anda değişti.
— Bu saat… Tanıyor musun?
İhtiyar adam cevap vermedi, saatin kapağındaki kabartmaya baktı, parmağıyla tren figürünün üzerinden geçti.
— Bu Cemal’in saatidir.
Hasan’ın içi ürperdi.
— Sen nereden biliyorsun?
Adam sandalyesinden kalktı.
— Ben o gece buradaydım.
Kahvehanenin içindeki diğer iki adam da sessizleşmişti, yağmurun sesi camlara vuruyordu. İhtiyar adam pencerenin önüne gidip dışarı baktı.
— Tren 00.42’de kalkmıştı.
— Gazetede 01.00 yazıyor.
— Gazeteler her şeyi yazmaz.
— Ne oldu?
Adam bir süre sustu.
— Deniz kabarmıştı.
Hasan şaşırdı.
— Denizin bununla ne ilgisi var?
— Çok. Çünkü Münevver trene denizden geldi.
Hasan anlamadı. İhtiyar adam devam etti.
— O gece istasyonun arkasındaki kıyıda bir sandal vardı. Münevver çocuğu oradan getirdi.
— Çocuk onun muydu?
— Hayır.
— Öyleyse kimindi?
— Kimse bilmiyordu. Kıyıda bulmuş.
Kahvehanenin içindeki saat çalışıyordu; Hasan’ın cebindeki saat ise yine susmuştu. 01.00. İhtiyar adam bunu fark etti.
— Bak. Yine durmuş.
— Her gece aynı.
— Her gece mi?
— Evet.
Adam derin bir nefes aldı.
— Demek hâlâ bekliyor.
— Kimi?
Adam cevap vermedi, cebinden sigara çıkardı, yakmadı, yalnızca parmaklarının arasında çevirdi.
— Cemal, Münevver’i seviyordu.
— Gazetede bundan söz edilmiyor.
— Gazeteler aşktan anlamaz.
İhtiyar adamın sesi ilk kez titremişti.
— Onlar yalnızca trenin raydan çıktığını yazdı. Oysa o gece tren raydan çıkmadan önce insanların hayatı raydan çıkmıştı.
Hasan sessiz kaldı.
— Ne oldu?
— Cemal, Münevver’in trene bineceğini bilmiyordu. Çünkü Münevver ona bir mektup bırakmıştı.
— Ne yazıyordu?
— Onu bilmiyorum. Cemal okudu.
— Sonra?
Adam gözlerini kapattı.
— Sonra saat 01.00 oldu. Ve tren durmadı.
Dışarıdan bir tren geçti, kahvehanenin camları titredi. Hasan istemsizce ayağa kalktı, ihtiyar adam da kalkmıştı.
— Bakırköy’de bazı geceler vardır, dedi. İnsanlar sabahı görür ama geceyi hiç bitiremez.
Hasan saati cebine koydu, tam çıkacakken ihtiyar adam arkasından seslendi.
— Çocuğu arıyorsan çok uzağa gitme.
— Ne demek istiyorsun?
— Çocuk hiç gitmedi.
Hasan eve döndüğünde kapısının önünde bir adam gördü; kırklı yaşlarında, uzun boylu, yüzünde yılların yorgunluğu bulunan biri. Adam Hasan’ı görünce ayağa kalktı.
— Hasan Bey?
— Evet.
— Ben Nihat.
Hasan’ın eli cebindeki saate gitti. Nihat bunu fark etti, gözlerini saatten ayırmadı.
— Onu nereden buldunuz?
Hasan cevap vermedi. Nihat bir adım yaklaştı.
— Çünkü ben o saati yıllardır arıyorum.
Hasan’ın yüzü gerildi.
— Bu saat senin mi?
— Hayır. Babamındı.
— Cemal mi?
Nihat’ın yüzündeki ifade değişti, bir süre konuşamadı, sonra çok alçak bir sesle:
— Benim babamın adı Cemal değildi.
Hasan şaşkınlıkla baktı. Nihat cebinden eski, katlanmış bir fotoğraf çıkardı; aynı üç kişi, bir erkek, bir kadın, bir çocuk. Hasan kadını tanıdı: Münevver. Adamı tanıdı: Cemal. Çocuğa baktığında ise nefesi kesildi çünkü çocuk, fotoğrafın çekildiği günden yıllar sonra büyümüş hâliyle karşısında duruyordu.
Nihat.
— Ben o çocuk değilim, dedi Nihat.
— Nasıl?
Nihat fotoğrafın arkasını çevirdi. Kurşun kalemle yazılmış tek bir cümle vardı: “Çocuğu ona bırakma. Münevver’e güvenme.”
Hasan’ın elleri titremeye başladı.
— Bu ne demek?
Nihat gözlerini yere indirdi.
— Ben de bilmiyorum.
— Sen kimsin?
Nihat cevap vermedi, yalnızca:
— Ben o gece trende değildim, dedi. Çünkü o çocuk benim kardeşim değildi.
— Kimdi?
— Bilmiyorum. Fakat bir şeyi biliyorum: Babam ölmeden önce bana hep aynı şeyi söyledi.
— Ne söyledi?
Nihat’ın gözleri doldu.
— 01.00’de dalga geldiğinde anneni bekleme.
Hasan’ın yüzü bembeyaz oldu. Çünkü o anda saatin kapağı kendi kendine açıldı, mekanizmanın altında daha önce fark etmediği küçücük bir kâğıt parçası göründü. Hasan çıkardı. Üzerinde yalnızca dört kelime vardı: “Çocuk denizden gelmedi.”
Dışarıda dalga sesi yükseldi, bir tren düdüğü duyuldu. Saat 01.00’i gösteriyordu ama bu kez durmuş değildi. Akrep ağır ağır ilerliyordu; bir dakika, sonra bir dakika daha. Hasan ilk kez düşündü: Belki de saat yıllardır 01.00’de durmuyordu, belki birileri onu her gece yeniden 01.00’e getiriyordu. Ve o biri hâlâ hayattaydı.
Nihat kapının önünde duruyordu, yağmur ince ince yağıyordu.
— Bu yazıyı daha önce gördün mü?
— Hayır.
— Saati neden arıyorsun?
Nihat bir süre sustu.
— Çünkü babam öldüğü gün bana bunu söyledi: Bir gün bu saat sana gelirse sakın çalıştırma.
— Niçin?
— Çünkü çalıştığında geçmiş de çalışıyor.
Hasan gülmek istedi, gülemedi. Nihat içeri girdi, Hasan kapıyı kapattı. O gece ikisi de sabaha kadar uyumadı.
Masada eski fotoğraf, yanında gazete, ortada köstekli saat vardı; üçü de birbirinden bağımsız şeyler gibi görünüyordu, oysa insan bazen bir hayatın bütün parçalarını önüne koysa bile hangisinin diğerine ait olduğunu anlayamazdı.
Hasan saat kapağını yeniden açtı; mekanizmanın içinde küçücük bir oyuk vardı, kâğıt oraya sıkıştırılmıştı.
— Bu saat daha önce açılmış.
Nihat yaklaştı.
— Babam açardı. Bir şey saklamak için.
— Ne?
— Hiç söylemedi.
Hasan kâğıdı ışığa tuttu. Arkasında silik bir yazı daha vardı, bu kez tek bir isim: Münevver.
Nihat’ın yüzü değişti.
— Annemin adı. Ben onu hiç tanımadım.
Odanın içinde uzun bir sessizlik oldu. Dışarıdan bir araba geçti, sonra uzaklarda bir tren düdüğü duyuldu. Nihat pencereye baktı.
— Babam bana annemin öldüğünü söyledi.
— 1969’da mı?
— Evet. Tren kazasında, öyle söyledi.
Hasan gazetedeki haberi yeniden açtı: İki ölü, Cemal Yıldırım, Münevver Aksoy, bir de kimliği belirsiz erkek çocuk. Ama Nihat’ın anlattıklarıyla haber arasında bir boşluk vardı; Hasan o boşluğun içine baktıkça daha fazla karanlık görüyordu.
— Sen kaç yaşındasın?
— Elliyi geçtim.
— 1969’da doğmuş olamazsın.
— Hayır.
Nihat fotoğraftaki çocuğu gösterdi.
— Bu çocuk ben değilim.
— Öyleyse kim?
Nihat cevap vermedi. Bir süre sonra eski fotoğrafı masadan aldı, arkasındaki yazıyı tekrar okudu: “Çocuğu ona bırakma. Münevver’e güvenme.”
— Babam bu fotoğrafı yıllarca sakladı.
— Kim yazmış?
— Bilmiyorum. Hiç araştırmadım. İnsan bazı şeyleri araştırmaktan korkar. Çünkü bulacağın şeyin kaybettiğin şeyden daha ağır olabileceğini bilirsin.
Hasan saate baktı: 01.07. İlk defa. Yıllardır durmuş olduğu söylenen saat ilerliyordu. 01.08, 01.09.
Nihat geri çekildi.
— Dur.
01.10.
— Ne oldu?
— Babamın evinde de böyle olmuştu. Ölmeden önceki gece.
— Bu gece?
— 01.17’de durmuş.
Saat ilerliyordu: 01.11, 01.12, 01.13. Odanın içinde tik tak sesinden başka hiçbir şey yoktu. Sonra Hasan mekanizmanın altında başka bir ses fark etti; çok hafif, sanki metalin içinden bir şey sürtünüyordu. Saatin arka kapağını açtı; içeriden küçük bir anahtar düştü.
Nihat anahtarı görünce sandalyesinden kalktı.
— Bu… Babamın evindeki sandığın anahtarı.
Sandık yıllardır Nihat’ın evinin tavan arasında duruyordu, üzerindeki kilit paslanmıştı, anahtar zor döndü. Kapak açıldığında eski kumaşların, sararmış mektupların ve naftalin kokusunun arasından Cemal’in demiryolu üniforması çıktı. Cebinde küçük bir defter vardı; ilk sayfada 16 Ekim 1969 tarihi yazıyordu.
Cemal’in yazısı düzensizdi, bazı cümleler yarıda kalmıştı, bazı sayfalarda yalnızca saatler vardı: 00.18, 00.32, 00.41, 00.53. Son sayfalarda birkaç cümle: “Münevver çocuğu bana emanet etmedi. Çocuğu benden sakladı.” “Onun çocuğu olmadığını bugün öğrendim.” “Çocuğun kim olduğunu söylemiyor.” Ve en sonda, yazı çok daha dağınık, sanki kalem sahibinin elinde değil de trenin sarsıntısıyla hareket ediyordu: “Saat 01.00. Münevver trende. Çocuk yanında değil.”
Sayfanın devamı boştu; yalnızca en alt köşede kırmızıya çalan küçük bir leke vardı.
Nihat sandığa eğildi.
— Demek doğruymuş.
— Neyin doğrusu?
— Babam annemi öldürmedi.
Hasan şaşırdı.
— Kim söyledi sana bunu?
— Kimse. Ben yıllardır babamın annemi öldürdüğünü düşündüm.
— Niçin?
— Çünkü bana hep öyle hissettirdi.
— Şimdi ne düşünüyorsun?
Nihat cevap vermeden önce uzun süre sustu.
— Şimdi annemin o gece trene hiç binmediğini düşünüyorum.
— Gazetede binmiş görünüyor.
— Gazeteler gördüklerini değil, kendilerine söyleneni yazar.
Bu cümleden sonra ikisi de sustu. Dışarıda yağmur dinmişti; deniz görünmüyordu ama sesi geliyordu, dalgalar kıyıya vuruyordu, bir ileri, bir geri. İnsan hayatı da bazen böyleydi; bir yere varmak için değil, aynı yere dönmek için hareket ederdi.
Hasan defteri kapatırken içinden bir zarf düştü. Üzerinde yalnızca bir isim vardı: Cemal’e. Mühürlü değildi. Hasan açtı; mektup Münevver’in el yazısıyla yazılmıştı.
“Beni arama. Çünkü ararsan onu da bulacaklar.”
Hasan okumaya devam etti. Mektubun sonuna geldiğinde eli titriyordu çünkü Münevver’in son cümlesi yıllardır 01.00’de duran saatin sırrını açıklıyordu: “Cemal, çocuk bizim değil. Fakat onu bırakırsam yaşayamayacak. Bu gece trene binmeyeceğim. Saat 01.00’de istasyonun arkasında olacağım. Sen yalnız gel.”
Hasan mektubu indirdi. Nihat ona baktı.
— Ne yazıyor?
Hasan cevap veremedi çünkü aynı anda dışarıdan uzun, derin, yaklaşan bir tren sesi geldi. Saatin içinden bir tik duyuldu, sonra bir tane daha. 01.17. Ve köstekli saat ilk kez yıllardır durmuş olduğu yerden ayrıldı; akrep ilerledi, yelkovan ilerledi. Hasan saati kulağına götürdü: tik tak, tik tak. Sonra mekanizmanın içinden çok hafif bir ses geldi, sanki biri yıllardır kapalı kalmış bir kapının arkasından fısıldıyordu: “İstasyonun arkasına gel.”
Nihat’ın yüzü bembeyaz oldu.
— Bu mümkün değil.
— Neden?
— Çünkü istasyonun arkası artık yok. Deniz aldı.
O anda Hasan, yıllardır saatin içinde saklanan şeyin bir zaman değil, bir yer olduğunu anladı. Bir gece, bir kadın, bir çocuk ve denizin yıllar önce yuttuğu bir sır.
Uzun süre konuşmadılar. “Deniz aldı” sözü odanın içinde kaldı, sanki kapıdan dışarı çıkmak istemeyen bir misafir gibi. Hasan yeniden saate baktı: 01.17. İlk kez akrep ile yelkovan birbirinden ayrılmıştı; o güne kadar hep aynı yerde duran saat şimdi ağır ağır ilerliyordu.
— İstasyona gidelim.
— Gece?
— Gece.
— Orada ne bulacağız?
Hasan cebindeki mektubu gösterdi.
— Belki de yıllardır bulamadığımız şeyi.
İkisi birlikte dışarı çıktılar. Bakırköy geceleri insanı olduğundan daha yalnız gösterirdi; sokak lambalarının altında uzayan gölgeler, apartmanların arasında kaybolan sesler, uzaktan gelen deniz kokusu. Eski istasyona vardıklarında saat 01.40’ı gösteriyordu. Rayların yanında durdular.
Nihat denize baktı.
— Eskiden burada bir yol vardı.
— Şimdi?
— Şimdi deniz.
Birlikte kıyıya doğru yürüdüler. Kayaların arasından paslı bir demir parçası görünüyordu; Hasan eğilip aldı, üzerinde küçük bir tren kabartması vardı. Nihat’ın yüzü değişti.
— Bunu babamın sandığında görmüştüm.
Hasan demiri çevirdi, arkasında bir tarih vardı: 17 Ekim 1969. Tam o sırada köstekli saat yeniden durdu: 01.52.
Nihat fısıldadı:
— Buradaymış. İstasyonun arkası.
Bir süre denize baktılar. Sonra Nihat kayaların arasındaki dar boşluğu gösterdi.
— Babam bana çocukken bir şey anlatmıştı, hatırlamıyordum. Bir kadının denize doğru koştuğunu. Sonra bir tren sesi duymuş, sonra bir kadın çığlığı.
İkisi de sustu. Deniz kıyıya vurdu, bir dalga geldi, geri çekildi, bir yenisi geldi. Hasan o sırada kayaların arasında metal bir kutu gördü. Çıkardı, paslanmıştı, kapağı zor açıldı. İçinden bir mendil, birkaç fotoğraf ve küçük bir künye çıktı. Künyenin üzerinde yalnızca bir isim vardı: Ali.
Nihat künyeyi eline aldı, yüzü bembeyaz kesildi.
— Bu çocuk… Benim oğlumun adı da Ali.
Hasan bir şey söylemedi. Nihat gözlerini kapattı.
— Babam oğluma neden Ali adını verdiğini hiç anlatmadı.
Kutudan çıkan son fotoğrafın arkasında, bu kez Münevver’in el yazısıyla bir yazı vardı: “Onu bulduğumda üç aylıktı. Annesi ölmüştü. Babası kimdi bilmiyordum fakat peşine düşenlerin kim olduğunu biliyordum. Cemal’e söyleyemedim çünkü çocuk yalnızca benim hayatımı değil, onun hayatını da değiştirecekti. Onu yetimhaneye bırakırsam bulacaklardı, yanımda tutarsam ikimizi de bulacaklardı. Bu yüzden onu Cemal’e emanet edeceğim. Fakat Cemal beni anlamazsa trenin durduğu yerde değil, denizin başladığı yerde beni arasın.”
Hasan mektubu indirdi. Nihat’ın gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
— Demek annem beni bırakmadı.
— Hayır.
— Beni korumaya çalışmış.
— Evet.
— Peki sonra?
Hasan cevap veremedi çünkü cevabı artık biliyordu. Münevver o gece trene binmemişti; Cemal onu beklemek için istasyonda kalmıştı. Ve tren Münevver’i değil, Cemal’i alıp götürmüştü. Kaza aslında bir kaza değildi; Cemal treni son anda durdurmaya çalışırken rayların üzerinde bir şey görmüş, makinist kabininden inmiş, o sırada vagonlardan biri savrulmuş, tren raydan çıkmıştı. Münevver ise istasyonun arkasında, çocuğu kucağında bekliyordu. Cemal ona ulaşamadan ölmüştü. Münevver sabaha kadar orada kalmış, sonra çocuğu alıp gitmişti; bir daha da hiç dönmemişti.
Hasan elindeki saati çevirdi. Arka kapağının iç kısmında çok küçük bir çizik vardı, mektuptaki yazıyla aynı el yazısı: “01.00’de gel.”
Hasan birden durdu.
— Hayır. Biz yanlış saati arıyorduk. 01.00 kazanın saati değildi. 01.00, Münevver’in Cemal’i beklediği saat.
O anda her şey yerine oturdu. Saat kazayı göstermiyordu; bekleyişi gösteriyordu: Münevver’in gelmesini bekleyen Cemal’i, Cemal’i bekleyen Münevver’i, Münevver’i yıllarca bekleyen bir geçmişi ve geçmişini bilmeden yaşayan Nihat’ı. İnsan bazen birini değil, kendisinin bilmediği bir geçmişi beklerdi.
Sabah olmak üzereydi, denizin rengi değişmeye başlamıştı. Hasan saati avucunda tuttu; saat yeniden çalışıyordu: 02.10, 02.11, 02.12. İlk kez geçmiş ilerliyordu.
Nihat denize baktı.
— Annem nerede öldü?
Hasan cevap vermedi. Belki denizin dibindeydi, belki başka bir şehirde, belki de bütün hayatını başka bir isimle sürdürmüştü. Bazı insanlar öldükleri için değil, kendilerini bir daha bulamayacağınız kadar değiştirdikleri için kaybolurdu.
Nihat cebindeki eski fotoğrafı çıkardı, fotoğraftaki kadının yüzüne baktı.
— Ben onu hatırlamıyorum.
Hasan sessizce:
— Belki de insan bazı insanları hatırlamaz, dedi. Ama onların bıraktığı dalga ömrü boyunca içinde kalır.
Güneş yavaş yavaş yükseliyordu. İlk tren göründü, rayların üzerinde ağır ağır ilerledi. Bu kez Hasan korkmadı. Köstekli saati cebine koydu; tren yanlarından geçerken saat çalışmaya devam etti: tik tak, tik tak.
Hasan yıllar sonra ilk defa saate baktığında 01.00’i görmedi. Saat 06.18’i gösteriyordu.
Nihat gülümsedi.
— Düzeldi.
— Hayır.
— Ne oldu?
— Artık beklemiyor.
Bir süre denizi seyrettiler. Dalgalar kıyıya vuruyordu, her biri bir öncekinden farklıydı ama hepsi aynı yere dönüyordu. Hasan o zaman anladı: İnsan hayatı da böyleydi. Bazı acılar bir nesilde başlar, başka bir nesilde sürer, hiç tanımadığımız insanların kalplerinde yeniden kabarırdı.
Hasan köstekli saati son kez eline aldı. TCDD’nin baş harfleri güneşin altında belli belirsiz parlıyordu, tren kabartmasının üzerine denizden gelen ince bir su damlası düştü. Hasan parmağıyla sildi. Saat çalışıyordu; bu kez hiçbir yerde durmuyordu.
Ve deniz, kıyıya vurup geri çekilirken sanki yıllardır söyleyemediği bir şeyi nihayet söylemişti: Bazı hayatlar bitmez, yalnızca başka insanların içinde dalga olmaya devam ederdi.


