Hasan Barış Şay
Mahallenin başında, iki binanın arasından gelişigüzel sarkan kablolar vardı. Bazıları rüzgârda birbirine çarpıyor, bazıları balkon demirlerine dolanıp gece boyunca ince bir inilti çıkarıyordu. Balkonların altına serilmiş, halıya benzeyen ama halı olup olmadığı ilk bakışta anlaşılmayan eski kilimler, naylonlar ve solmuş örtüler ağır ağır sallanıyordu. Dar sokaklar, birbirine yaslanmış evlerin gölgeleri altında daha da daralıyor; kırık kaldırımların arasında biriken toz, sonbaharın ilk sert rüzgârıyla havalanıp evlerin kapılarına kadar sokuluyordu.
Rüzgârın uğultusu bütün mahalleyi tek bir enstrüman gibi çalıyordu. Kimi zaman bir teneke kapının zangırtısı, kimi zaman uzaktaki bir motorun boğuk sesi, kimi zaman da bir balkonun demirlerine vuran çamaşır mandallarının takırtısı bu uğultuya karışıyordu. Sanki yoksulluğun da kendine ait bir orkestrası vardı. Kimsenin bestelediği, kimsenin dinlemek için para vermediği ama herkesin her sabah mecburen uyandığı bir orkestra.
Aşağı, sahile doğru inen yolun sonunda deniz görünürdü.
Deniz o sabah kurşuni bir renge bürünmüştü. Dalgalar kıyıya vuruyor, geri çekilirken çakıl taşlarını peşlerinden sürüklüyor, sonra biraz daha büyüyüp yeniden geliyorlardı. Kıyının kenarında her sabah aynı yerde oturan yaşlı bir adam vardı. Küçük, eski bir taburesi, paslanmış bir olta takımı ve yıllardır değiştirmediği belli olan kahverengi bir ceketi vardı.
Balık tutmaktan çok denizi dinliyor gibiydi. Arada oltasına bakıyor, sonra başını kaldırıp ufka uzun uzun bakıyordu. Balık tutmadığı zamanlarda bile oltasını sudan çekmiyordu. Belki de beklediği şey balık değildi.
Mahallede ona “Amca” derlerdi. Gerçek adı kimsenin umurunda değildi. Bazı insanların isimleri yaşlandıkça silinir, geriye yalnızca kendilerine has hâlleri kalırdı.
Genç, her sabah bu adamın yanından geçerdi. Hiç konuşmazlardı. Sadece bir kez, aylar önce, yaşlı adam oltasını sudan çekip ona bakmış ve şöyle demişti:
“Dalga büyükse kıyıya kızma.”
Genç o gün bu sözün ne anlama geldiğini anlamamıştı. Sonra hayat, bazı cümleleri anlamak için insanın başına yeterince şey gelmesini bekledi.
Dalga…
Kelime tuhaftı. Denizdeydi. Rüzgârdaki uğultuda vardı. İnsanların konuşmalarında, özellikle de birbirlerine gülümseyerek söyledikleri acımasız cümlelerde vardı. Birinin ötekine laf sokmasında, bir başkasının kendi yenilgisini şakayla anlatmasında, kalabalığın aynı anda bir yöne doğru koşmasında…
Dalga bazen bir hareketti. Bazen bir alay. Bazen bir korku. Bazen de insanın kendi kendine söylediği büyük bir yalandı.
Genç bunu yıllar sonra anlayacaktı.
O sabah, fırtınanın habercisi olan ağır bulutlar gökyüzünü kaplamıştı. Toz, sokakların arasından savruluyor; evlerin duvarlarına çarpıp yeniden yükseliyordu. Mahalle, yaklaşan yağmurdan önce nefesini tutmuş gibiydi.
Genç kapının önüne çıktı. Elinde eski bir çanta vardı. Çantanın fermuarı yarıdan fazla kapanmıyor, yan tarafındaki dikişlerden biri açılmış duruyordu. İçinde birkaç parça kıyafet, iki kitap, bir defter ve kimsenin ne olduğunu bilmediği kadar eski bir kasetçalar vardı.
Başka bir hayat için fazla az eşya. Ama bir insanın geride bırakacağı bir hayat için fazlasıyla çok hatıra.
Saçları rüzgârda dalgalanıyordu. Yüzünde uykusuzluğun, parasızlığın ve uzun süre ertelenmiş kararların bıraktığı o tuhaf yorgunluk vardı. Yine de gözlerinde garip bir canlılık bulunuyordu. Sanki bedeninden önce başka bir tarafı çoktan yola çıkmıştı.
Kapıyı kapattı. Bir an arkasına baktı.
Mahalle aynı mahalleydi. Sarkan kablolar. Balkonların altındaki örtüler. Duvarlardaki kabarmış boyalar. Çatlamış kaldırımlar. Bir pencerenin önünde kuruyan çamaşırlar. Ve uzakta, bütün bunları hiçbir şey olmamış gibi seyreden deniz.
Genç yürümeye başladı. Adımları onu mahallenin dışına, şehrin sınırına doğru götürüyordu. Nereye gittiğini tam olarak bilmiyordu. Belki bir tiyatro sahnesine. Belki bir müzik grubunun peşine. Belki bir şehre. Belki de yalnızca kendisine.
Çocukluğundan beri sanatın insanı yerinden oynatan bir şey olduğuna inanmıştı. Bir tiyatro sahnesindeki tek bir cümlenin, bin kişinin suskunluğundan daha yüksek çıkabileceğini düşünürdü. Bir gitarın tek bir notasının, yıllarca anlatılamayan bir hayatı birkaç saniyede anlatabileceğine inanırdı.
Kendi içinde bunu hep tuhaf bir cümleyle açıklardı:
“Jimi Hendrix ile sessiz sinemanın ironisi arasında bir yerdeyim.”
Kimse ne demek istediğini anlamazdı. O da açıklamazdı. Çünkü bazı insanlar anlaşılmaktan çok, bir gün anlaşılabilecekleri umuduyla yaşardı.
Yürüdü. Mahalle geride kaldı. Sahil geride kaldı. Yaşlı balıkçı da.
Tam yol ayrımına geldiğinde rüzgâr sertleşti. Çantasının kapağı açıldı. Defteri yere düştü.
Genç eğilip defteri aldı. Sayfalardan biri rüzgârla açılmıştı. Üzerinde tek bir cümle vardı:
“İnsan, kendisinden önce gidenlerin bıraktığı dalgaya kapılmadan kendi kıyısını bulamaz.”
Cümlenin altında tarih yoktu. İmza yoktu.
Genç defteri kapattı. Sonra ilk kez geri dönüp denize baktı. Dalgalar büyümüştü. Bir süre öylece durdu. Ardından gülümsedi ve yürümeye devam etti.
Akşamüstü mahallede yağmur başladı.
Yaşlı balıkçı oltasını topladı. Taburesini kolunun altına aldı. Islanmamak için eski bir apartmanın girişine sığındı.
O sırada mahallede bir çocuk, sabah genç adamın evinin önünden geçerken yerde bir şey buldu.
Eski bir fotoğraf.
Fotoğrafta genç adam vardı. Yanında yaşlı balıkçı. İkisi de gülümsüyordu.
Çocuk fotoğrafı ters çevirdi. Arkasında şu cümle yazıyordu:
“Baba, bir gün dalganın öteki tarafına geçeceğim.”
Çocuk fotoğrafı yaşlı adama götürdü. Yaşlı adam fotoğrafa uzun süre baktı. Sonra başını kaldırıp denize baktı.
“Geçti zaten,” dedi.
Çocuk anlamadı.
“Ne zaman?”
Yaşlı adam cevap vermedi.
Çünkü o gün sahilde balık tutan adam, aslında kırk yıl önce ortadan kaybolan oğlunu beklemiyordu. Kendi oğlunun yıllar önce yazdığı hikâyenin sonunu bekliyordu.
Ve genç adamın çantasında taşıdığı defterde yazan bütün o cümleler, genç adamın değil, yaşlı adamın yazdıklarıydı.
Genç, o sabah ilk kez evden çıkmamıştı. Kırk yıl önce çıkmıştı. O sabah yalnızca hikâyenin son sayfasını okumaya gitmişti.
Deniz ise bütün bunları biliyordu.
Çünkü bazı dalgalar kıyıya vurmaz. Bazıları insanın içinde kırılır. Ve bazı insanlar, bir ömür boyunca gitmek için yürürken aslında yalnızca eve dönüyordur.


