Ayça Akyol
Sen yürürken… Sen gülerken… Bana bakarken… Ben beklerken… Hepsini severken buluyorum kendimi. O insan selinin arasında, sana yürürken hissediyorum kendimi. Kapılar açılıyor, kapanıyor. İnsanlar giriyor, insanlar çıkıyor. Metro hareket ediyor, kalabalık bir başka vagona, bir başka istasyona doğru akıp gidiyor. Benim gözlerimse hep seni arıyor.
Bazen seni göreceğimi bilmeden biniyorum metroya. Bazen görür müyüm diye bakıyorum vagonlara. Sonra, onca kalabalığın içinde senin olduğun vagonda buluyorum kendimi. O an bütün yolculuğun yönünü değiştiriyor. Seni gördüğüm günler başka, görmediğim günler başka akıyor içimde. Sadece üç saniyelik bakışın yetiyor günümü güzelleştirmeye. Sanki duygular hep aynı, hiç bitmemişçesine…
Küçük ihtimaller için yaşarken bile kıpır kıpır içim. Seni görme ihtimalim, gördüğümde gözlerime bakıp gülümsemen, koluma hafifçe dokunman, sevgilim diye hitap etme ihtimalin… Başka ne ola ki aşk?
Bir bakışla yükseliyor içim, bir sessizlikle çekiliyor. Bazen yalnızca bir gülümseme yetiyor, bazen bütün yol boyunca tek kelime edilmiyor. Küçük bir hareketin ardından büyük bir beklenti geliyor. Yavaş yavaş işliyorsun kanıma. Gözlerinin mavisi kıyılarıma vuruyor. Önce dirensem de engel olamıyorum sarhoşluğuna. Aklım kalbimin önüne geçsin istesem de tüm sağlam duvarlarım yıkılıyor. Gözlerini kaçırıyorsun kimi zaman, o sıcak maviler buz mavisine dönüyor. O zaman beklentinin ardından içimi yine boşluk ve yalnızlık kaplıyor.
Ey sevgili…
Dudaklarımın hiç alışık olmadığı bu kelimeyi nasıl da alıştırmıştın bana. İlk söylediğinde korkmuştum; ya çok alışırsam diye. Kırk kere söylersen insan alışıyor işte bak. Senden duymayı özledim şimdi, sana seslenmeyi.
Ne çabuk alışmıştım sesine, nefesine, senli olan her şeye. Nasıl da tanıdıktın kalbime. Sanki hep benimleydin yolculuklarımda. Yıllardır içimde, adını koyamadığım bir eşlikçiydin. Hep temkinli, hep uzak dururken ben, nasıl bu kadar içinde bulabildim kendimi? Ya şimdi? Geç mi kalmıştım sana yoksa?
Belki de geç kalmak değildi mesele. Belki bazı insanlar hayatımızdan çıkıp gitmiyor, yalnızca bir süre uzaklaşıyordu. Kendimizi bulmamız için, yerimizi görmemiz için. Yıllar sonra kaldığımız yerden devam ediyorduk. Aradan geçen zamanın hiçbir şeyi değiştirmediğini sanıyorduk önce. Çocukluğumuz, gençliğimiz, kayıplarımız, suskunluklarımız… Hepsi bizimle birlikte büyümüş, içimizde başka başka yerlere çekilmişti zaman içinde.
Ve sen, benim kıyılarımdaki metcezir, kalbimdeki en büyük fırtına…
Yeri geldi senin için geç kaldım ineceğim istasyona. Seninle birkaç kelime daha edebilmek içindi durağımı geçişim. Senin durağında inip yolumu uzatarak gidişim. Kimi zaman sendin önce inen. O kapılar kapanırken dönüp bakardın ya bir kez daha; aklında kalır mıydı gözlerim? O bakışın arkası gelir mi diye beklerdim. Uzaklaşırken metro raylarda, “Yine mi geç kaldım?” diye düşünürdü içim.
Sen inince vagon olduğundan daha boş gelirdi bana. Az önce etrafımızda olan insanlar yok olurdu sanki. Yaşlar gözlerime dolar, her yer buğulanır, sonra akmadan geri çekilirdi. Metro ilerlerdi, istasyonlar geride kalırdı. Ben bir sonraki durağa yaklaşırken içimde seninle ilgili başka bir ihtimal belirir, sonra yavaşça uzaklaşırdı. Belki aşk biraz da buydu; yaklaşmakla uzaklaşmak arasında gidip gelmek. Bir an kendini bütünüyle bırakmak, bir an sonra korkup geri çekilmek… Kalbin kıyısına vuran izleri yeniden hatırlamak…
Belki de yıllar boyunca birbirimizden uzaklaşırken bile aynı yere doğru yürüyorduk. Belki çocukluğumuzdan kalan o iki yarım hikâye, yıllar sonra yeniden birbirinin kıyısına vurmuştu. Birbirimize dokunup geri çekiliyor, sonra yeniden yaklaşıyorduk. Ne kadar uzaklaşsak da içimizde bir yer diğerinin sesini hâlâ tanıyordu.
Öyle kolay geçebilecek bir şey değildi sevdan. Ne geçici bir hevestin ne de hayatıma öylesine uğrayıp geçen biri. Sen benim çocukluğum, gençliğim, ortak kayıplarımızın sessizliğini en iyi bilendin. Kalbimin en orta yerinde, kendimi gördüğüm, kendimi sevdiğim, eksiklerimi şefkatle kabul ettiğim en parlak cevherdin. Aşk mıydı adı, tutku mu, sevda mı?
Sahi neydi aşk? İki çocukluk yarasının kavuşması değil miydi?


