Buğra Kaleli
“Gözlerim ağırlaşıyor. Neden uyumuyorsun be çocuk? Elli iki gün geçti rüya görmeyeli. Zihnim gerçeklikten kaçabilecek kadar rahatlayamıyor bir türlü. Gözlerimi kapamam ve uyanmam arasında geçen zamana inanamıyorum. Defalarca kronometre tuttum. Bebeğin göğsümden ayrılışıyla sessizliğin zirvesine çıktığım, sağa dönmemle başlayan ve ağlamasıyla son bulan rekor zaman; bir saat otuz sekiz dakika…
Kollarımı hissetmiyorum. Kucak seviyor benimki. Emerken kendine sabit bir pozisyon belirledi. Başka türlü basıyor çığlığı. O, geçen zamanı umursamayarak yudumlarken hayat sıvısını yavaş yavaş, ben kramplarımla baş başa kalıyorum. Süt yapsın diye boğazıma tıkıştırdıklarım midemden ağzıma hareket ediyor. Hele bir de ayna yok mu tam yatağın karşısında. Çıldırtıyor beni. Günün her anı çaresizliğin filmini izler gibi oluyorum en ön sıradan. Üzerine bir örtü gerdim sonraları.
Misafirler geliyor eve akın akın. Çocuğu bahane ederek kapatıyorum kendimi odama. Kapıyı aralık bırakıyorum yine de. Görmek istiyorlar ya hani bu ‘Muhteşem Anne’ halimi. Küçük boşluktan beni seyreden yabancı gözlerle karşılaşıyorum. Her seferinde ‘Bö!’ diye hızlıca dönesim geliyor onlara doğru. Vazgeçiyorum. Deliliğimin daha da perçinlenmesine gerek yok.
Emzirme haricinde her fırsatta Mehmet’e veriyorum bebeği. Babası, toparlak çenesine minik dokunuşlar yapıp, garip sesler çıkarak bebeği severken, ben duygusuzca yabancılaşma hallerinde geziniyorum. Birkaç kez yüz ifademi görüp garipsedi Mehmet. Hatta sordu da ‘Neden sevmiyorsun çocuğu diye?’ Cevapsız bir soruydu benim için. Açıklaması hem çok kolay hem de imkansızdı. Susuyordum. Konuşsam da kimse anlamazdı zaten.
Bugünlerde daha fazla ilgileniyordu benimle Mehmet. Tuvalete kalkarken şahit olmuştum büyükannemle konuşmalarına.
‘Oğlum. İyi görmüyorum Selin’i. Çok yalnız bırakma çocukla. Annelerin en zor zamanıdır.
Akılları gider. Albıs gelir bir de başlarına. İyice delirtir insanı.’
Baktım ‘Albıs’ ne demekmiş diye. Lohusa kadınlara musallat olurmuş. Kırmızılar içinde, çirkin, boylu-poslu bir kadın. İnanmam böyle şeylere. Sanrı dese tamam diyeceğim. Sanrılarım taşıyor çünkü bedenimden. Zaman atlamaları yaşıyorum sık sık. Nerede ne zaman olduğumun farkında değilim. Boş kalsam bile bebek her daim kucağımda gibi hissediyorum. Boş göğsümü olmayan çocuğun dudaklarına hizalıyorum ellerimle. Emerken uyanıksa eğer gözlerini hiç kırpmadan bana bakıyor. Ağzı-burnu kapalı olduğundan anlayamıyorum duygularını. Bazen huzurlu gibi duruyor, bazen mutsuz. Bazen bana bağımlılığından nefret ediyor gibi süzüyor yüzümü.
O benim tüm ifademe hâkim ama. Aşağıdan baktığı kocaman yüzümde en çok yorgunluğu ve bıkkınlığı görüyor. Hatta bazen tiksinir gibi bakıyorum yaşamımı mahfeden bu varlığa. O zaman anlıyorum musallat olanın Albıs değil, annenin tükenmiş zihni olduğunu. Sonra kaçırıyorum gözlerimi. Kendime gelmem gerekiyor. Evladım o benim. Geçecek diyorum. Tenini kokluyorum, yanaklarını seviyorum, seyrek saçlarında parmaklarımı gezdiriyorum. Rahatlatıyor biraz olsun. Geçecek bunlar. Seni doyasıya seveceğim çocuğum…”
“İnanmıyorum anne. Neler yaşamışsın?”
“Hazır ol bunlara kızım. Yıllar önce kâğıda döktüğüm gibiydi her şey. Zordu. Çok seveceksin evladını bundan şüphen olmasın. Ama sınanmadan ‘Anneyim’ diyemezsin kendine…”

Ankara’da doğdu. İlk ve ortaöğrenimi Ankara’da tamamladı, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği Ana Bilim Dalı’ndan mezun oldu. MEB bünyesinde Sınıf Öğretmeni olarak atandıktan sonra sırasıyla Şırnak, Mardin, İstanbul ve Konya’da görev yaptı. 2022 yılında Selçuk Üniversitesi Çizgi Film ve Animasyon bölümünü kazanıp örgün eğitime başladı. 2025 yılında Pötikare Yayınları’ndan ‘Bir Dileğe Yolculuk’ ve MSE Yayınları’ndan ‘Pampas’ isimli kitapları basıldı. Öyküleri çeşitli dergilerde yayımlanıyor. Halen Konya Karatay Yavuz Selim İlkokulu’nda Sınıf Öğretmeni olarak görev yapıyor. Evli ve bir çocuk babası.

