ARYA HİKAYELERİ

1.BÖLÜM
OTUZ
“Daha çok gençsin” dedi annem. Gençliğin, ebeveynler tarafından çocukları yatıştırmak için kullanılan bir kelime olduğunu uzun zamandır biliyordum ama yine de sabah sabah işe yaradı. Telefon sesiyle güne başlamanın gerginliğini kovup keyiflenmiştim. Yattım kalktım diye yaşlanmış olamam ya, dün neysem bugün de oydum.
Bazı sohbetleri en güzel yerinde sonlandırmak gerek. Hatta sadece sohbetleri değil, hiç bir şeyi. Uzatma! Bundan sonra hiç bir şeyi uzatma!
Yeni yaşımın ilk kararını aldım biraz önce. “Seni doğurduğumda tam otuz yaşındaydım” cümlesini duyduktan hemen sonra. Anne olmanın en tuhaf taraflarından biri; biraz önce sevgi gösterdiğin birine bir saniye sonra laf sokuşturabiliyorsun. Annelerden annelere bulaşan bir hastalık mı bu, genetik bir kusur mu? Birbirimizi bu kadar özlemişken bunu yapmasına anlam veremiyorum; ben anne değilim.
Duymamış gibi yapıyorum; yeni yaşımın ilk kararını uygulamanın tam zamanı.
Telefondaki ses kesildiğinde, odama doluşan sessizliğin içinde bir süre daha annemle oturuyorum. İlk çocuğunu beklediği için mutlu; babam henüz bizimle. Bunları biliyorum; çünkü bana anlatıldı, çünkü fotoğraflar var. Çünkü hissetmiş olabilirim. İnanmam gerekiyor buna.
Bir kadın daha gelip yatağın kenarına oturuyor. Altmış yaşlarında. Yüzü tanıdık; kim olduğunu biliyorum, yine de adıyla seslenemem ona. Yalnız mı? Muhtemelen. Bir yerlerde telefonla aradığı bir kızı var mı, bilmiyorum. Geleceği okuyamıyorum; kahin değilim. Aynı yatağın üzerinde buluşan, farklı zamanlardan iki kadını usulca uğurluyorum.
Anne olmak üzerine düşünüyorum istemsizce. Otuzlar, bir bebek yapmak için ideal yaşlar olabilir mi? Kaliteli sperm satın alacak kadar param olmadığına göre, birini bulmam gerekecek. Bu düşünceyi olduğu yerde bırakıyorum. Şu anda ne bir bebek istiyorum ne de bir erkek.
Yeter artık. Uzatma!
Uzatmaların keyif kaçırdığını, otuzumdan önce öğrenmiştim, karar almak bugüne kısmetmiş. Altyapı sağlam olunca kolayca uyguluyorum.
Giyinirken aynaya bakıyorum. Yüzümde dünle bugün arasında ölçülebilir bir fark yok. Demek ki yaş almak, takvimlerdeki gibi keskin geçişlerle olmuyor; sinsi sinsi ilerliyor.
Cumartesi olmasına rağmen ofise gitmeye karar veriyorum. Çalışmak için uygun bir gün. Kızlar uyanmadan evden çıkıyorum. Kutlama istemediğimi defalarca söylemiş olmama rağmen, kimseye görünmek istemiyorum.
Ofise gelen çiçekle doğum günüm olduğu hatırlanıyor. Geçmişin, bir Instagram hikâyesinden izimi sürmesini sorgulamam gerekirken biri kaç yaşında olduğumu soruyor. Yaşı paylaşılabilir bir bilgi gibi vermek istemiyorum; geçiştiriyorum. Bir ipucu bırakıyorum sadece. Editörlüğünü yaptığım yaşam sayfası için hazırladığım içeriğin başlığı: “Otuzdan sonra hayat.”
Hayatın otuzdan sonra başladığı fikrini yazıyorum, ispatlarıyla. Buna inanmadığımı kendimden saklıyorum: Hayata başlangıç yaşının herkes için farklı olduğu kanısının tam yanına.
“Doğum günün kutlu olsun Aryacığım. Çiçeğini aldın mı?”
Mesaja bakıyorum. Geçmişten geliyor; tarihin tozlu sayfalarından. Yanıt vermiyorum. Bunun kabalık olup olmadığından emin değilim. İlişki boyunca maruz kaldıklarımı düşününce, olsa olsa küçük bir direnç sayılabilir.
“Bari bir gülen surat gönder. Yılların hatırına…”
Yıllar! Hatır! Bazı kelimeleri insanlar nasıl bu kadar rahat kullanıyor; sanki zaman iki kişi arasında eşit dağıtılan bir şeymiş gibi. Oysa bazı ilişkiler yıllarla değil, ertelenmiş vedalarla uzar, doğru zamanda bitirilmedikleri için sürer.
Telefona bakıyorum. Gülen bir yüz seçmek, hiçbir şey söylemeden bir şey söylemek gibi geliyor. Yapmıyorum. Yeni yaşımın ilk suskunluğunu böylece kayda geçiriyorum.
Aynı gün iki farklı kadından iki zıt tavsiye dinliyorum: biri acele etmemi, diğeri sabırlı olmamı söylüyor. İkisi de beni düşünüyor, ikisi de iyiliğimi istiyor. İkisi de haklı. İkisi de bana uymuyor.
Acilen gelsin diye fazladan ödeme yaptığım kurye, kendime hediye ettiğim kitapları ulaştırıyor: Otuz Yaş, Otuzunda Kadın, Gece Yarısı Kütüphanesi.
Otuz yaşıma depresyonla mı girmek istiyorum, farkındalıkla mı? Karar veremiyorum. Zaten metroda unutuyorum kitapları. Umarım ihtiyacı olan bir okur bulur.
Bu bir işaret mi, yoksa sadece unutkanlık mı? Yaşlılığın erken provası mı? Hem de ilk günden! Gülüp geçiyorum. İşaretleri ciddiye alacak bir yaşta olduğumu sanmam. Otuz, genç olmak için geç; yaşlanmak için hâlâ erken.
Eve geliyorum; kimse beni “sürpriz” diye karşılamıyor. Hafta boyunca kutlama istemediğimi hatırlatıp durdum. İnsan bir şeyi ne kadar çok tekrarlarsa, başına gelme ihtimalini o kadar artırıyor olabilir mi? Yalnızlık hüzün boca ediyor üzerime; gözyaşlarım düşmeden dağıtıyorum.
Annem arıyor yine. Bulduğu her fırsatta beni araması, hüzün verici. Günüm nasıl geçmiş, kutlama yapıyor muymuşuz? Hazırlanmak için eve geldiğimi söylüyorum; kızlar dışarıda beni bekliyormuş. Allah’a emanet ediyor beni ve arkadaşlarımı, aman dikkatli olun kuzum, demeden kapatmıyor telefonu.
İştahım yok. Akşam yemeği niyetine minik bir sandviç yeter. Tezgâhın üzerinde iki pasta var. Belli ki birbirinden habersiz alınmışlar; üstelik aynı pastaneden. Üzerlerinde birer mum. Tek tek yakıp üflüyorum. Dilek tutmadan.
Otuz yaşıma böyle giriyorum. Büyük bir şey olmuyor. Zaten hayat, büyük olaylardan çok küçük anlardan ibaret. Otuz yaşımdan bildiriyorum.
DEVAM EDECEK…


