Semiha Çetin
Toprak yolda ilerleyen arabamız, zamanı geriye doğru sarıyormuşçasına uyarak yavaşladı ve nihayet durdu. Arabanın kapısını, içinde hem tereddüt hem merak barındıran bir hareketle açtım. Köşe başlarından yükselen tanıdık bir ses, hatırlayamadığım bir geçmişi çağırıyor, içimde yumuşak bir sızı bırakıyordu.
“Müdire Hanım, göstereceğim son arazi de burası. Köye daha yakın; çocuklar için daha uygun ama… Buranın varislerine ulaşmak zaman alabilir,” dedi ilçe tarafından bana refakatçi olarak yetkilendirilmiş bir görevli ceketinin önünü ilikleyerek.
Söylediklerini duyuyordum ama o sanki bana değil, zamana konuşuyormuş gibiydi. Sanki ben, yılların bir başka kıyısında sessizce dolaşıyordum.
Bu his… Deja vu muydu, yoksa zihnimin kıyısına ilişip duran bir hülya mı? Bilmiyordum. Kifayetsiz sözcüklerin esir aldığı zihnim, çoktan zamanın köşe başlarına sığınmıştı.
“Arazinin içinde eski bir ahşap ev de var efendim. Görmek ister misiniz?”
İşaret ettiği tarafa doğru başımı çevirdim. İşte tam oradaydı.
Kabul etmeliyim ki biraz değişmişti; kırık camları, yer yer çürüyüp çökmüş ahşap sütunları, yamulmuş kiremitleri… Zaman, tıpkı insanlara olduğu gibi ona da hiç acımamıştı. Sükût-u hayale uğramış, nemli gözlerle bakan, sarılmaya hazır eski bir dost gibi güçlükle ayakta duruyordu.
İncitmemeye çalışır gibi, bir dal kadar kırılgan merdivenlerini yavaşça adımladım. Çürümeye yüz tutmuş kilidi açılıp da paslanmış menteşelerinden çıkan gıcırtıyla, geçmiş bir film sahnesi gibi canlanmaya başladı gözlerimin önünde.
“Annemin eski bir eşyayı kapısının önüne bırakması gibiydi benim bu kapının önüne bırakılışım. Önce babasını kaybetmiş, sonra da annesinin yeni evliliğinde ‘yük’ olarak görülen; odadan odaya sürüklenen, varlığı unutulmuş, yeni eve götürülmeyecek kadar değersiz görülen bir eşya…”
İşte böyle bırakılmıştım bu eşik önüne. Elinde süt dolu bakır bakracıyla iki büklüm merdivenleri tırmanan, belindeki ipe bağlı kilidi bugün olduğu gibi açan o kadının kolları değil, yüreği açılmıştı bana.
“Benim kızım gelmiş,” derken, sesiyle birlikte tüm ağırlığım hafiflemişti sanki.
Eve ilk girdiğimde, tam karşımda duran ceviz oyma dolabın çekmecesine takılıp kalmıştı gözlerim. Üzerine eski elbiselerden kestiği parçalarla diktiği örtüyü sermiş, demir divana yaslanmış hâliyle beni seyretti bir süre.
Sonra dizindeki ağrıya rağmen doğrulup çekmecenin önüne geldi.
“Gel bakalım… Sen bu boncukları mı merak ettin?” dedi, çekmecenin kulpuna bağlanmış renkli boncukları sallayarak. Başımı önüme eğip öylece kalakaldım. Çünkü o boncuklar, sanıyordum ki sadece süstü… Oysa benim için açılacak bir kaderin ilk işaretiydi…
Ağır çekmeceyi güçlükle çekerken yüzünün aldığı şekli görünce belki de ilk defa böylesine içten gülümsemiştim. Çekmece açılıp içinden aldığı lokumu iki bisküvinin arasına sıkıştırıp elime tutuşturmuştu.
Küçücük hayatını önemsiz bir nesne olarak geçirmiş bir çocuk için bisküvili lokum, dünyanın en güzel hediyelerinden bile daha değerliydi. Daha ilk görüşte içim ısınmıştı ufak tefek, tombul yanaklı ve güleç yüzlü bu kadına.
Babaannem ilerlemiş yaşına göre hayata kalpten bağlı bir kadındı. Onu gün içinde hiç otururken ya da yatarken görmemiştim. Bir karınca gibi sürekli çalışırdı. Bir gün elinde çanta ve önlükle çıkageldiğinde de onu böyle gayretle hayatta tutan şeyin ben olduğumu anladım.
Ama maalesef o zamanlar hayat şartları babaannemin hayalleri kadar umut vadetmiyordu. Yaşadığımız yer, imkânların çoğu zaman can çekiştiği; insanların hayallerini bile bu yoksunluğun gölgesinde kurduğu, mahcup ve mahzun bir yerdi. Ama babaannem… O karanlıkta, herkesin yolunu kaybettiği anda bile parlayan bir yıldızdı; imkânsızlığın içinden umudu ince ince dokuyan.
“Sadık, köyün çocuklarını toplayıp götürecekmiş ama çok para istiyor,” dedi sesi buğulanarak.
Boynumu bükmüş gözlerimi çok uzaklara dalıp gittiğimi görünce kıyamadı bana ve ertesi gün, erkenden kaldırdı beni. İki yandan ayırdığı lülülerimi sıvazladı usulca. Geceden hazırladığı önlüğümü de giydirdikten sonra elimden tutup beni bir sanatçının eserini tamamladıktan sonra hayranlıkla izlediği gibi izledi. Ellerini uzattı ve o boncuklu çekmeceye boncukları şıngırdata şıngırdata açtı. İçinden çıkardığı bir keseyi açtı ve içinden biraz para aldı. Sonra tekrar kapattı çekmeceyi. Çekmece adeta boncukları harekete geçiren bir mekanizma gibiydi. Sarısı, mavisi ve kırmızısı birer balerin gibi bir ritme ayak uydurmuşlardı. Ben boncukların coşku ile dans edişlerini izlerken babaannem keseden aldığı parayı çoktan fistanının içine diktiği kesenin içine koymuştu bile.
“Kuzum okula gitmeye hazır mısın?”
“Ama Sadık çok para istiyor demiştin?”
Yüzümü avuçlarının içine alarak alnımdan öptü.
“Ayaklarımız ne güne duruyor? Yürürüz biz de.”
“Ama çok uzak, ben yorulurum.”
“Babaannenin sırtına binersin. Sen okuyacaksın kuzum, karşında ceketini ilikleyecekler.” Babaannem bana inanmıştı. Ben de onun yüzünü hiç kara çıkarmadım hep çok başarılı oldum.
Babaannemin yanında yıllar benim için çocuk ruhumda tatlı birer hatıra bırakarak geçip gitti. Ben büyüyordum o ise yaşlanıyordu. O yıl, babaannem bir başka çökmüştü sanki öksürük krizleri giderek artmış, beti benzi solmuş ve oldukça zayıflamıştı. Gündüz vakti oturduğunu bile neredeyse hiç görmediğim babaannem artık neredeyse tüm günü yatarak geçiriyordu. Bir gün benden köyün muhtarı Osman amcayı çağırmamı istedi.
Osman amca, kirli sakallarını elleriyle sıvazlayıp bir süre düşündükten sonra ayağa kalktı, yüzü asılmış, keyfi kaçmıştı. İsteksizce koltuğunun arkasına astığı ceketini giydi ve benimle beraber yola koyuldu. Evin basamaklarını çıkarken arkadan uzun uzun izledim onu. İstemsizce basamakları çıktı. Omzunda dünyayı taşıyor gibi zorlanıyordu. Eve girdi ve kapıyı kapattı.
Bir süre içeride kaldıktan sonra hızla kapıyı açtı, basamakları koşar adımlarla indi. Bana göz ucuyla bir bakış attı ama hiç konuşmadan öylece gitti.
O akşam, evimiz köylü kadınlarla doldu. Beni Osman amcanın kızı, Elif abla kendi evlerine götürdü. Bir şeyler değişiyordu ve sırf çocuk olduğum için insanlar bunu benden gizliyordu ama bilmiyorlardı ki ben bunları daha önce; babam, gittiğinde de yaşamıştım. Onlara hiçbir şey sormadım, bilmiyormuş gibi davranmak daha kolay gelmişti o zamanlar.
Bir hafta sonra Osman amca ve Elif abla beni elimden tutarak babaannemin evine getirdi. Elif abla kıyafetlerimi bir çantaya doldururken Osman amca babaannemin boncuklu çekmecesini açtı. Boncuklar artık dans etmiyordu. Onlar da durmuşlardı. Tıpkı benim gibi…
Osman amca çekmeceden babaannemin para kesesini çıkararak, avuçlarının içinde sıktı. Gözleri kapalı bir süre öylece bekledi. Sonra keseyi cebine koydu. Elif ablanın hazırladığı çantayı aldı. Elimden tuttu ve evden çıktık. Babaannemin evini de boncuklu çekmecesini de bir daha hiç görmedim.
Osman amca beni üzerinde “Devlet Parasız Yatılı” yazan bir okula getirdi. Burası çok büyük ve biraz da ürkütücüydü. Korkmuştum bu koca yerden babaannemin küçük evini özlemiştim.
“Orhan bey işte kızımız Muazzez.”
“O yüksek puanı alan kız bu mu?” dedi geniş omuzlu mavi gözlü dev gibi bir adamdı Orhan bey. Diz çökerek gözlerime baktı.
“Ağlıyor musun sen?” diye sordu.
“Hayır, sadece biraz burnum sızlıyor.”
Adam şefkatle saçlarımı okşadı.
“Babaannesi illa okuyacak diye vasiyet etti müdür bey, yoksa ben de bakardım. Belki okur da hayatı kurtulur garibin,” dedi muhtar amca, boğazında bir şey kalmış gibi sürekli yutkunarak konuşuyordu. Müdür bey ayağa kalktı ve elini muhtar amcanın omzuna koydu.
“Okuyacak merak etmeyin,” dedi.
Muhtar amca cebinden çıkardığı keseyi müdüre uzattı. Sultan ananın, çocuk için biriktirdiği tüm parası bu müdür bey. Yine de bir eksik kalırsa beni ara gelirim hemen,” dedi.
O para, tüm okul hayatım boyunca hiç bitmedi. Muhtar amca, bir iki defa daha beni ziyarete geldi. Sonra duyduğuma göre o da vefat etmiş. Liseyi de İstanbul’da kazanınca ne o memlekete ne de o köye bir daha hiç gitmemiştim.
Bakanlığın görevlendirme yazısı gelinceye kadar da hiç aklıma gelmemişti. Şimdi ise boncukları düşmüş, rutubetten şişmiş o çekmeceyi tekrar karşımda görüyordum. Sanki içinde geçmişin izlerini bulacakmışım gibi heyecanlanarak ileriye atıldım. Çekmecenin kulpunu tuttum ve çektim. Gözlerimi kapatarak bisküvi kokusunu içime çektim. Kulağımda babaannemin söylediği nameler çınladı. Elbisemin eteklerini kaldırarak parmak uçlarında dans eden o minik kız canlandı gözlerimde, tıpkı boncuklar gibi…
“Müdüre hanım gidelim isterseniz” yüzüme şaşkınlık içinde bakan adama döndüm.
“Okul buraya yapılacak,” dedim heyecanla.
“A…ama varisleri bulmak zaman alır.”
“Varisi bulundu. Burası okul olacak.”
Çekmecenin içindeki sessiz boncuklar, yıllar sonra ilk kez usulca kıpırdadı sanki…Ve ben, babaannemin bana verdiği o ilk lokum gibi, yeniden içten bir sıcaklık hissettim.


