Zeynep Altuntaş
Eskiden, evimizin salonunun köşesinde masif ahşaptan bir komodin dururdu. Cilası hafif solmuş olsa da sabah güneşi vurduğunda yeniden parıldayan bir güzelliği vardı. Sağ alt çekmecesi, çocuk aklımla bile ayrı bir gizem taşırdı. Pirinçten yapılma küçük bir anahtarı vardı; öylesine hassastı ki, çay kaşığıyla bile açabileceğinizi hissederdiniz.
Babam Mehmet, sağlık memuruydu. O çekmeceyi her açtığında içi, sanki hayatının sessiz bir özeti gibi gözlerimin önüne serilirdi: iğneler, parfüm şişeleri, tespih, kravat, bembeyaz mendiller, antika cep saati ve akrabalardan gelen mektuplar…
İlk fark ettiğim hep o antika cep saati olurdu. Devlet Demiryolları amblemli, camı çiziksiz, düzenli çalışan bir saat. Babam pantolon cebinde taşır, hiçbir zaman kol saati takmazdı. Çocukluğum boyunca bunu anlamaya çalıştım. Bir gün, saati çıkarıp bana bakmıştı:
“Kızım, cebimde olmalı. Kol saatleri geçici; cebimdeki hem zamanı hem geçmişi taşır.”
Saatin tıkırtısı, çocukluğumun güven sesi olmuştu.
Çekmecede bir de metal bir iğne kutusu bulunurdu. İçinde ateşte dezenfekte edilmiş, eski tarz iğneler… Babam sadece bize değil, komşulara da iğne yapardı. İğneden korkmamayı, onun sağlam ellerinden, sakin sesinden öğrenmiştik.
Küçük parfüm şişeleri ve onların minik aparatı… Babam sakalına, yanaklarına hafifçe sürer; o yumuşak esans odada gezindikçe evimize huzur çökerdi. Bir köşede kehribar tespihi dururdu; taşları parmaklarımın arasında kayarken çıkan tıkırtı hâlâ aklımdadır.
Babamın mendilleri her zaman çok olurdu. Bembeyaz, özenle yıkanmış, ütülenmiş… Annem onları tek tek katlar, babam cebine koyardı. Her mendil, evimizin küçük bir ritüeliydi. Kravatı düzgün, cüzdanında eski bir vesikalık… Mektuplar ve kartpostallar ise geçmiş zamanların sessiz iletişimi.
Babamın çekmecesi, bizim çocukluğumuzun güvenli dünyasıydı. İçindekiler, sadece eşya değil; onun alışkanlıklarının, sabrının, mesleğinin ve sessizliğinin işaretleriydi.
Bir yaz günü, babam iğne yapmak için dışarı çıktı. Döndüğünde çekmeceyi açmadı. Sadece elini üzerine koydu:
“Galiba yorgunum, kızım,” dedi.
O akşam çekmece sessiz kaldı. Ertesi sabah masanın üzerinde yalnızca anahtarı duruyordu. Babam o gün işe gitmedi ve bir daha o çekmeceyi hiç açmadı.
Yıllar geçti. Ev sessizleşti. Komodin ortadan kalktı. İçindekiler ise ahşap bir kutuya taşındı. Kutuyu açtığım anda çocukluğumun sessizliği ve babamın tüm izleri önüme yayıldı; iğne kutusu, cep saati, parfümler, tespih, kravat, cüzdan, bembeyaz mendiller ve kartpostallar… Hepsi hâlâ kendi düzeninde, kendi saygınlığıyla duruyordu.
Büyüdüğümde babamın cep saatine benzeyen bir saat aldım. Hiç kullanmadım. Kutusunda, babamın hatırasına saygıyla saklıyorum. Yelkovanı düzgün, camı parlak… Ama değeri zamanı ölçmesi değil; babamla aramızdaki bağı sessizce taşıması.
Kutuyu kapatırken düşündüm: Artık o çekmece benim de çekmecemdi. İçine kendi küçük eşyalarımı ekledim: bir kalem, bir defter, bir bileklik, babamdan kalan parfümden birkaç damla… Her açtığımda babamın ellerinin sıcaklığını, sabrının sesini ve korkusuzluğunu duyuyorum.
Çekmeceler sadece eşya saklamaz. Geçmişi, sevgiyi ve sessiz öğretileri taşır. Bir gün biri bu kutuyu açarsa, yalnızca nesneleri değil, bir yaşamın hikâyesini de görecek.
Babamın çekmecesi artık bende. Ama onun ellerinin sıcaklığı, sabrının sesi ve korkusuzluğu hâlâ içimde. Birkaç saniyelik sessizlik, birkaç damla koku, birkaç parça anı… Hepsi bir arada, ahşap kutuda bekliyor.
Ve benim de cep saatim, babamın antika saatiyle yan yana duruyor. Geçmiş ve bugün, sessizce birbirine bağlanıyor.


