Hacer Kök
Koşar adım yürüyordu. Sokak uzun, gece ağırdı. Aynı cümleyi durmadan mırıldanıyordu: “Bana şimdi kim dua edecek?”
Leyla annesini uzun bir hastalık sürecinden sonra başka bir diyara uğurlamıştı. Cümle ağzından her çıktığında sesi biraz daha titriyor ama anlamı aynı kalıyordu. Nefesi kesiliyor, durmamak için hızlanıyordu. Ankara’da sonbahar geceleri böyleydi; serin ama insanın içine çöken bir ağırlıkla. Leyla koşuyordu. Çünkü durmak, düşünmek demekti.
Evin sokağına girince istemsizce yavaşladı. Bakkal Osman Amca dükkânı kapatmaya hazırlanıyordu. İyi akşamlar demeye yeltendi ama konuşacak mecali yoktu. Usulca geçti dükkânın önünden. Apartman kapısının önünde durdu, anahtarı çantasından çıkarmak her zamanki gibi uzun sürdü. Hayatım gibi karışık bu çantanın içi de diye söylendi kapıyı açarken. Koşar adım çıktı merdivenlerden, elleri titreyerek açtı kapıyı, içeri girdi. Işığı yakmadı. Mutfak camından süzülen sokak lambasının ışığı süzülüyordu hole. Ayakkabılarını çıkardı, biri kapının önünde kaldı. Eğilip düzeltmeye çalışırken çanta yere düştü, ne var ne yoksa yere saçıldı çantanın içindekiler. Çanta düşerken bir ses duydu. Ah! Annesinin ona doğum gününde aldığı küçük aynaya korkarak uzandı. Ayna kırılmamış ama tam ortadan çatlamıştı. Boğazı düğüm düğüm oldu.
Avucuyla sıkı sıkı tuttu aynayı, salona geçti. Masanın kenarına dayandı. Telefonu masanın üzerine bıraktı. Gözü saate ilişti, uyumalıyım dedi içinden. Uyursam unuturum.
Annesinin hastalığı uzun sürmüştü. O kadar uzun ki, bitmesi başka türlü bir boşluk yaratmıştı. İnsan alıştığı yorgunluğu kaybedince ne yapacağını bilemiyordu. Leyla aylarca aynı düzenle yaşamıştı: hastane, ev, telefon, bekleme, İstanbul-Ankara arası gelişler, gidişler. Yolların dili olsaydı da konuşsaydı. Şimdi bekleyecek bir şey kalmamıştı. Bu boşluk onu hazırlıksız yakalamıştı.
Mutfağa geçti. Bardak aldı, su doldurdu. İçmedi. Annem de sevmezdi su içmeyi diye mırıldandı. Bardağı tezgâha koydu. Gözü camdaki ince ize takıldı, çatlak değildi ama sağlam da değildi. Uzun süredir annesinin yüzüne baktığında da aynı hissi yaşamıştı; kırılmamıştı ama eski hali değildi.
Salona döndü. Perdeler kapalıydı. Açmadı. Dışarı bakmak istemiyordu. Kalabalıkları sevmezdi. O cümle hâlâ kafasının içindeydi. Bana şimdi kim dua edecek? Her önemli toplantıdan, görüşmeden önce annesini arardı Leyla; “Anne bak dua et yarın görüşmem var,” der, heyecanla işi anlatır, çok da uzatmadan telefonu kapatırdı. Oysa annesi Leyla için hep dua ederdi. Bunu bilmek, başka hiçbir şeye benzemiyordu.
Koltuğa oturdu, geriye bütün yorgunluğuyla yaslandı. Ev sessizdi. Bu sessizlik, hastane odalarındaki sessizliğe benzemiyordu. Daha savunmasızdı. Zaten bir süredir bir kararın eşiğindeydi. Bu kararın annesiyle ilgisi yoktu ama yokluğu her şeyi daha görünür kılmıştı. Ertelemek kolaydı; hep bir sebep buluyordu. Şimdi sebep kalmamıştı. Bu da Leyla’yı korkutuyordu.
Sonra kalktı masadan telefonu eline aldı. Ekrana baktı. Bir süre öylece tuttu telefonu, sonra masaya tekrar geri bıraktı. Aramak istemiyordu ama aranmak da istemiyordu. İki arada kalmak, onun tanıdığı bir şeydi. Sol elini ne kadar sıktığını fark etti birden. Ayna hâlâ avucunun içindeydi. Bırakmaktan korktuğu her şey gibi sıkıca tutuyordu.
Yatak odasına gitti. Dolabı açtı. Annesinin ona ördüğü hırka askıda duruyordu. Elini sürdü, kapattı. Yatağın kenarına oturdu. Yatağı toplamadan çıkmıştı, çarşaf buruşmuş bir köşede toplanmıştı. Düzeltmedi. Annesinin hastalığı boyunca her şeyi fazlasıyla düzenlemişti zaten; serumlar, saatler, ilaçlar. Şimdiyse dağınıklık rahatsız etmiyordu.
Bir süre sonra salona döndüğünde saat ilerlemişti ama gece hâlâ bitmemişti. Sonbahar geceleri uzundu. Camdaki iz yine gözüne çarptı. Bu kez bakışını kaçırmadı. Bir şeyin tamamen kırılması gerekmiyordu değişmesi için. Bunu ilk kez bu kadar net düşündü.
Telefonu yeniden eline aldı. Bir mesaj yazdı, sildi. Bir kere daha yazdı, sildi. Sonunda tek bir kelime kaldı; BİTTİ!.. Ne açıklama vardı içinde ne de bir savunma. Onca yıldan sonra kendini birine anlatmaya çalışmanın anlamı var mıydı ki? Gönderdi. Mesajı gönderdikten sonra elinde kalan boşluğa baktı. Telefonun ekranı karardı. İçinde bir şey kapanmıştı ama kilitlenmemişti. Daha çok, aralık kalmıştı. O aralıktan ne gireceğini bilmiyordu. Önemli olan, artık o bitişin onun içinde durmuyor olmasıydı.
Telefonu masaya bıraktı. Ağlamadı. Annesini uğurladığı gün de ağlamamıştı. Gözyaşı, bazen geç gelirdi. Ayna hâlâ elindeydi, yavaşça koridora yürüdü, yere saçılanların arasında kırmızı rujunu buldu. Loş ışıkta aynayı açtı ve yüzünü iki parçaya ayıran aynaya bakarak rujunu sürdü. Kızılderililerin yüzlerindeki kırmızı boyayı savaşa giderken sürdüklerini okumuştu bir kitapta. Hazırım dedi kendi kendine… Hazırım!
Usulca salona doğru yöneldi, perdeyi araladı. Sokak lambası kaldırımın bir kısmını aydınlatıyordu. Bir kedi geçti, durdu, sonra devam etti. Hayat, onun onayını beklemiyordu ki. Bu düşünce garip bir rahatlık verdi. Parmağını ince izin üzerine koydu. Derin bir nefes aldı. Nefes, ilk kez göğsüne takılmadan indi.
“Bana şimdi kim dua edecek?” sorusu yine geldi aklına ama bu kez sesi daha kısıktı. Cevabı yoktu. Belki de olması gerekmiyordu. Belki de artık, bazı şeyler için dua etmeyi kendisinin öğrenmesi gerekiyordu. Geceyi olduğu gibi bıraktı.


