Emel Altuntaş
Ateşi gören kendini yere atıyor. Bu, diyorlar yanımdan geçenler, bu deli çıkarmış yangını. Uzaktakiler de şu, diye işaret ediyorlar. Ayılana gazoz bayılana limon, yok onu demeyecektim, iliğim kemiğim ısınsın, oh şöyle. Nasıl da parlıyor, yalayıp yutuyor pencere pervazlarını. Her deliğe, çatlağa giriyor kızıl başlı alevler, öte yandan çıkıyor. Hadi konuş şimdi, fısılda da göreyim. Söyleşen dilin cayır cayır yanıyor. İtfaiye gelene kadar anan ağlayacak, hadi gel de göreyim şimdi. Taşınalı şurada ne oldu? Bir ay mı? Üç ay mı? Hanım nineymiş.
Ne kadar da umutluydum. Bu sefer şeytanın bacağını kıracağım, o kuyruklu, çatal dilli, dişlek şeytanın, o adi pisliğin boynuzunu kıracağım. Kendi kendime yemin ettim, umdum, söylendim hep.
Kapıdan içeri girerken dualar, iyi dilekler dilimdeydi. Kaçıncı sefer bu bilmiyorum ama umarım son olur, diye aminledim. Ardımda iz bırakmamaya çalışıyorum fakat ne yapıp edip buluyorlar beni. Sesleniyorlar, kıkırdıyorlar, kanayıp her yeri berbat ediyorlar. Belki bu sefer, şeytanın bacağını kırarım.
Giriş, mutfak, kutularla doldu. Taşıma firması gelişi güzel bıraktı birçoğunu. Rica minnet büyük eşyaları, olması gereken odalara taşıdılar. Sanırım acıktılar, bende de beş para yoktu. Yavaş yavaş yerleştiririm nasılsa. Daire kapısı dışarıya kapandı. İçerideyim.
Banyoya ulaşmak için kutuların üstünden atlamam gerekti. Buz gibi suyla yıkadım yüzümü. Başımı kaldırdığımda, tam orta yerinden çatlamış aynadan yansıyan yüzümün aldığı, içler acısı hale baktım. Ortadan yırtılmış bir fotoğrafın eşleşemeyen iki tarafı, yamuk bakışlarını dikmişti gözüme. Bir türlü yerine oturmayan pazılın iki parçası oynayıp duruyordu. Lavaboya ellerimi dayayarak; anlaşılan, birileri seni burada bırakıp gitmiş, dedim. Sesim kendime yabancı, kirli fayanslara çarpıp döküldü zemine. Dağınık saçların çevrelediği bölünmüş yüze bakıp dudak büktüm.
Yerde, köşelerde kırmızı lekeler vardı. Apartman boşluğuna açılan küçük pencere, çerçevesi ile beraber kırıktı. Musluğu tekrar açıp buz gibi suyu yüzüme çarparken güldüm. Pazılın parçalarının mahcup uğraşısını küçümsedim hayret ederek. Sana taktım bak, dedim parmağımı tozlu yüzeye doğru uzatarak. Tam kapıdan çıkıyordum ki geri dönüp çatlak fayansları, kırık pencereyi de uyardım. Sizi unuttum sanmayın.
Koridordaki kutulardan birine ayağım takılınca yere kapaklandım. Neyse ki diğer bazılarına tutunup yaralanmaktan kurtuldum. Yıllar önce çatlayan dirseğim sızladı sadece. Hanım ninenin söyledikleri gelip dikildi kulaklarıma. Kırıktan da zordur çatlak, sersem evlat! Her şeyi bilen kadın, bunu da doğru mu biliyordu acaba? Eğer sonradan bir yerimi kırmış olsaydım aradaki farkı daha net anlayabilirdim. Öğrenmek için her an bir fırsat doğabilir.
Yatak odasının penceresini açtım. Köşeleri mekân tutmuş örümcek ağlarına baktım. Az sonra elimdeki süpürgenin borusunu uzatıp düğmeye basacaktım. İlmek ilmek işlenmiş yuvaları bir bir vakumlayacaktı makine. Üzgünüm, dedim. Sizinle birlikte yaşayamam. Her ne kadar zararsız görünseniz de bu böyle. Bir açıklaması yok. Ölmek zorundasınız, çabanız boşa gitti. Düğmeye bastım.
Köşeler boşalınca genişledi sanki oda. Fakat yer yer çatlamış hatta dökülmüş sıvalar ortaya çıktı. Sizinle işim olmaz, görmezden geleceğim, dedim. Siz döküldükçe işte bu alet çalışıp vakumlayacak kalıntıları. Evin her yeri için geçerli bu. Ayrım gözetmeyeceğim. Sadece banyodakiler farklı, kimse benimle inatlaşamaz. O ayna oradan sökülecek, o çerçeveyi tutan menteşeleri de kırıp atacağım.
Duvardaki en derin çatlağı kapatacak şekilde astım saati. Durmuştu o da. Pili bitmiş olmalıydı. Hatırladığım kadarıyla daha yeni değiştirmiştim. Her şeyin çok çabuk tükendiği bir zamanı yaşamak ne kadar da tuhaf, dedim mırıldanarak. Peki sen durabilirsin. Öyle kal. Tam on ikiyi göster. Ben kendimi bu duruma da alıştırabilirim. Bundan sonra pil almak yok. Hiç yalvarma bana, kulak asmayacağım. Tıpkı benim gibi bu duruma alışman gerekecek. Karşısına geçip baktım saate. Seni geri zekalı, dedim tiksinerek. Kapağını çıkarıp baksam, o iç içe geçmiş dişliler, paslı, donup kalmış halde duruyordur. Benim canım öyle istediği için duracaksın, hesaplayamadığın süre boyunca.
Geç vakit telefon çaldı. Zehra’ydı arayan. Yerleşebildin mi, diye soruyordu. Yardıma ihtiyacım varsa akşam iş çıkışı uğrayabilirdi. Çok iyi cam siler, tamirden de anlardı, falandı filandı, çok ısrarcıydı. Hayır hayatım, gerek yok, dedim. Öteki ısrarla sızlandı, a olur muydu hiç, çabucacık halletmek varken niye işi uzatıyordum, hem birlikten kuvvet doğardı. Neyse ki sustu bir süre sonra. Üç gün taşınma izni almıştım. Gerekirse üç ayda yerleşecektim ama kendi kendime olacaktı bu iş. Sonra nasıl açıklayabilirdim, duvar yarıklarından içeri sızan fısıltıları, hanım ninenin bitmez tükenmez zırvalarını. Banyodaki inatçı çatlak aynayı hiç saymamıştım bile. Burayı ehlileştirene kadar kimse içeri giremezdi.
Kaçıncı geceydi saymadım, beklenen ilk ziyaretçi çıkageldi. Küçük kız dürterek uyandırdı beni. Yine korkmuş olmalıydı. Yanakları yol yol ıslak, sümükleri akmıştı. Kızmakla acımak arasında sıkıştım. Beni çekiştirerek nereye götürmek istediğini biliyordum. Hâlâ cesaretin yok değil mi, diye fısıldadı hanım nine. Ortalarda görünmüyordu. Duvardaki çatlaklardan birinin arasına sinmiş olmalıydı. Nefesinin kokusundan tanırdım onu. Ayrıca hırıldardı göğsü hep. İstersen ufaklığın elinden tut. Oraya git. Hep böyle söylerdi. Oraya git, onu gör, diye. Bu kaçıncı ev saymadım. Yatağın ortasında oturup baktım sümüklüye. Belki peşimi bırakırsınız, izimi kaybedersiniz diye kaçtım ama yine buldunuz beni. Bir tuhaflığı, kazıyarak ortaya çıkarabilecekmiş gibi kızarmış gözlerini dikti yüzüme. Oraya gitmekten başka çıkar yol yoktu. Sese doğru yürüdük, koridoru geçtik. Banyonun kapısı aralıktı. Giderek yükselen hırıltı bütün odaları kapladı. Hanım ninenin fısıltısını bastırıyordu artık. Hala konuşuyor olduğunu sarımsak kokulu nefesinden anlayabiliyordum. Soğuk banyonun içinde tam köşedeki çatlağın arasına girmişti annem. Uzanıp avucuma alabileceğim kadar küçülmüştü. Bileklerinden sızan kan gider borusundan aşağı usulca akıyordu. Kırık ayna parçalarını kucağında birleştirmeye çalışıyordu. İçeriden tam on iki kez vuran saatin sesi duyuldu aniden. İkimiz, hatta üçümüz kulak kesildik afallayarak. Sonra sustu. Pil takmamıştım, diyecek oldum, küçük kız dönüp ters ters baktı bana. Annem çatlağın içinden çıkınca büyüdü birden. Eline yapışıp götürdü kızı. Veda etmediler, nasılsa yine geleceklerdi.
Bir süre sonra alıştım yeni evime. Diğer insanlar gibi; akşamları yemek yaptım, koltukta uyukladım, televizyon izledim, yatağımda uyudum. Salona girip çıkan sümüklüye takılmadım, yüz vermedim. O da beni rahatsız etmeden evcilik oynadı bir köşede. Annem, solgun parmaklarıyla dolma sardı bazen. Elleriyle besledi onu. Saçlarını tarayıp okşadı, öptü yanaklarından. Hep kucağında uyudu annemin. Onları görmezden gelemediğim zamanlar da oldu. Salonun şu köşesinde oturmalarını istedim hep. Asla banyoya girilmeyecekti, en azından ben evdeyken. Sessiz olacaklardı, özellikle gündüzleri. Komşular benim yalnız yaşadığını düşünüyorlardı.
Ne zaman hanım nine fısıldamaya başladı, annem hırçınlaştı. Mutfak dolaplarını, çekmeceleri kilitlemek, bantlamak zorunda kaldım. Özellikle banyo, hatta koridora geçişi yasakladım. Yine de iki tarafı da kesici olan cam parçasını almasını engelleyemedim. Annem kulağını, salonun duvarından ayırmadan dinliyordu fısıltıları. Parmaklarının ucundan her yere kan damlıyordu. Hanım nine, sarımsak kokulu nefesini üflüyordu evin odalarına. Aslında ben de kendimi epey kurdum ona karşı. O gelmese rahatım yerindeydi. Şu sümüklü de annem de zararsızdılar. Onlarla birlikte olmaya çoktan alışmıştım.
Sonunda fısıltıların kaynağını bulmuştuk. Duvar saatinin arkasındaki çatlağa sinmişti. Öbürlerine sessiz olmalarını işaret ettim. Ne yapacağımı çok iyi biliyordum. Ondan kurtulmanın vakti gelmişti.
İtfaiye geldiğinde artık çok geçti. Asansör merdivenle yaklaşmaya çalışarak hortum tutuyorlardı. İkinci katın camları bir bir patladı. Hanım nine bizlere ömürdü. Pencerenin birinde görür gibi oldum bir an, tutuşmuş başını umutsuzca aşağı sarkıtmaya çalışıyordu. Beni bir güzel mumyalayıp oturtmuşlardı ambulansa. Hemşire, damar yolu açmaya çalışıyordu sol elimin üstünde. Biraz tedirgindi, göz göze gelmemeye çalışıyordu benimle. Sümüklü, elinde gazoz şişesi ile dikiliyordu aşağıda, kenarda. Sonra annesi, yani annem geldi yanına. Alıp gitti onu, veda etmedi. Nasılsa bir ara geri geleceklerdi.


