Semiha Çetin
İnsan ne kadar uzağa giderse gitsin köklerinden kaçamıyor. Ne kadar kaçmaya çalışırsa çalışsın, kökleri çağırdığı an istemese de bir gün geri dönüyor. Tıpkı benim gibi…
Kasaba beni, ihanete uğramış bir sevgili gibi karşıladı. Üzerine çöken o toz katmanı onu sarıp sarmalamıştı. Toz, ağlıyordu sanki; bu kasaba ağlıyordu. Tevekkeli değil, adını da buradan almıştı.
“Tozlu Kasabası’na Hoş geldiniz.”
Kasabanın tabelası bile tozluydu.
Buradan arkama bile bakmadan kaçtığım gün, dün gibi aklımda. Her azimli insanın ardında bir kaçış hikâyesi vardır. Benim hikâyem bu tozlu yollarda başladı ama ben var gücümle kaçmayı başardım buradan. Ne var ki köklerim beni yeniden çekip getirdi; Tozlu’ya…
Hiç değişmemişti Tozlu. Kaba ve merhametsiz bir öykü kahramanı gibiydi; kötü yazılmış bir öykünün kötü kahramanı gibi…
Derler ki, değirmen taşları arada buğday olmazsa birbirini öğütürmüş. İşte Tozlu da o değirmen gibiydi. Taşları arasına alır insanı; önce kabuğunu çatlatır, sonra da ezer de ezerdi.
Gençliğimin mayın tarlası, dar sokaklarından artık korkmadan geçsem de çevredeki suçlayıcı bakışlar tanıdıktı. Ben giderken de bana böyle bakmışlardı. Bahçe kapısının önüne gelince zaman beni olduğum yere mıhladı; geçmiş, boynu bükük bir kapı araladı.
Anılar kokar mıydı?
Yoksa bu şubat soğuğunu yaran hanımeli kokusu o günden mi kalmıştı?
Etraftakiler neden toplanmıştı acaba? Onlar da mı bu kokuyu almışlardı? Bu sert bakışlar bana mıydı? Yoksa, o günden yayılan kokuya mı?
Demir kapı büyük bir gürültüyle açıldı. Tozlu’nun katı kalbini yumuşatan bir çift göz, gülümseyerek bana baktı.
“Derya kızım, hoş geldin. Annen seni bekliyor, içeri gel yavrum.”
Ses geçmişten geliyordu sanki. Yüzü zamanın acımasızlığına mı yenilmişti, yoksa o da Tozlu’nun taşları arasından mı geçmişti bilmiyorum; ama sesi de bakışları da hiç değişmemişti. Annemin arkadaşı, sırdaşı, ahretliği Nurten teyze, beni sevgiyle kucakladı.
Ev, dökülmüş sıvaları, kararmış tavanı ve ciğerleri yakan rutubet kokusuyla yaşanılası olmaktan çok uzaktı. Fısıltılı konuşmaların dua seslerine karıştığı, güneşin bile sırt çevirdiği bir odaya girdim. Uğultu beni görünce aniden kesildi. Korkak adımlarla yatağa doğru ilerledim, hemen yanına oturdum.
“Arife, kardeşim… Kızın geldi.”
Nurten teyzenin sesiyle annemin yüzü birden aydınlandı. Sık sık alçalıp inen göğsü durdu, hırıltılı nefesi kesildi. Başını kaldırmak için kendini zorlasa da başaramadı. Yastığa düşen başını çevirip gözlerime baktı. Gözlerinde, mutlulukla kırgınlık yan yanaydı. Güçlükle elini kaldırdı.
Gözlerim ellerine takıldı.
Hiç sevmezdim annemin ellerini.
Elleri çamaşır yıkamaktan çatlar, pul pul dökülürdü. Hep deterjan kokardı. Saçlarıma ya da yüzüme ne zaman dokunsa geri çekilirdim; elleri yüzümü çizerdi.
Onun ellerinin de okuldaki kızların annelerinin elleri gibi olmasını isterdim hep. Ama benim annem, o kadınların çamaşırcısıydı. Bu yüzden ondan utanırdım. Bir günah gibi saklardım onu herkesten. Dahası, onu büyük bir yalanın enkazı altında bıraktım. Belki de o yalana en çok ben inanmıştım. Gün geldi, yalanlarla ördüğüm dünyam annemin elleriyle başıma yıkıldı. Sınıf arkadaşlarımın kahkahaları ve alayları kulaklarımda dans eder hâlâ.
“Çamaşırcı Arife’nin kızıymış, yalan söylemiş bize.”
O gün; okulun son günü, okula gelmeseydi belki ben bugün hâlâ Tozlu da olacaktım. Eski bir valiz, bir otobüs bileti ve kısa bir not…
“Ben buraya ait değilim.”
Onu mu cezalandırdığımı sanıyordum o zamanlar ama şimdi sanki o günden uzanan eller, bana gerçeği haykırıyordu.
Ben, herkesin kirli çamaşırlarını temizleyen çamaşırcı Arife’nin kızıydım. Gidersem benim de yalanlarımın annemin yıkadığı çamaşırlar gibi temiz olacağını düşündüm. Bugün anlıyorum ki kirli ellerle temiz bir hayat inşa edilemiyormuş. Temiz bir hayat için ellerin biraz da çatlaması gerekiyormuş. Onun elleri, beni de temizleyebilir miydi acaba?
Başımı ona doğru uzattım; dokunmasına izin verdim. Elini önce saçlarımda, sonra yüzümde gezdirdi. Elleri sandığım kadar sert değildi. Keşke sert olsaydı. Yüzümün her zerresine dokunsa, yüzüm çatlak çatlak olsa; gözyaşlarım o çatlakları doldursa.
Ben önce bir dere, sonra deniz, hatta okyanus olsam…
O okyanusta boğulsam…
Küçük bir buğday tanesi olsam ve Tozlu’nun taşları arasında çatlasam, ezilsem, parçalansam; zerrelerime ayrılsam…
Tam da Tozlu’nun istediği gibi.


