Arife Sağman
1. BÖLÜM
Sabahın acemi ışıkları, salonun sıkı sıkıya kapalı perdesinden odaya sızmış, genç kadının yüzünü okşuyordu. Kanepenin üzerinde uyuyakalmıştı. Uyandı ve ışıkta dans eden renkli noktacıkları bir süre izledi. Duvardaki bozuk saate baktı. Neredeyse, 10:30’du. Bu saate kadar uyuduğuna kendi de şaşırdı. Ayağa kalktı, pencereyi açıp güneşi içeriye davet etti. Salonun duvarları yüzünü güneşe dönmüş ısınırken, limon kokulu taze hava evin odalarını teklifsizce dolaşıyordu. Bu iyi haberdi, limon kokulu günler uğur getirir, genç kadınsa böyle günlerde müzik dinlerdi.
Bazı günler, hava küf kokardı. O böyle günlerde konuşmayı pek sevmez, kitap okur, kafasını harflerle tıka basa doldururdu. Kedisi Yoyo sırra kadem basar, sadece acıkınca gül cemâlini gösterirdi. Ama bugün o kalkar kalkmaz kanepenin üzerine sıçramış, tüylerini yalayarak kendini temizliyordu. “Küf kokulu günler hırsızdır, insanın yaşama isteğini elinden alır,” dedi kadın. Yoyo, uysal bir mırıltıyla onu onayladı ve dikkatle yüzüne baktı. Sonra sakince tüylerini yalamaya devam etti.
Yoyo’yu böyle temizlenir görünce kadın da duş almaya karar verdi. Önce cep telefonundaki müzik listesinden en sevdiği şarkıyı buldu, hoparlörden ruhuna akan şarkıyla banyonun yolunu tuttu. Vücudu suyla buluştuğu anda rahatlamaya başladı. Sanki masalda, sihirli iksirin içildiği büyülü andaydı. Notalar, müziğin rüzgârında havada uçuşup duruyordu, elini uzatsa uçuşan notaları yakalayacaktı. Bu seremoni hiç bitmesin istedi…
2. BÖLÜM
Ne de olsa bu hafta işe gitmek zorunda değildi. İstanbul’un görmediği güzelliklerini keşfetmek için daha iyi bir fırsat olamazdı. Bugün Burgaz adadaki Sait Faik Abasıyanık müzesini gezmeyi planlıyordu. İçine kapanık kapı zili, acil bir haber verecekmiş gibi ısrarla çalıyordu. Heyecanla mavi kot pantolon ve beyaz tişörtünü üzerine geçirdi. Yatak odasından ok gibi fırladı. Salonda koşturup duran Yoyo’nun üzerine basmaktan son anda kurtuldu.
Kapısının önünde bir ayak sesi duydu, “Kim o?” diye seslendi. Cevap alamadı. İkinci kez “Kim o?” diye sorduğunda, uzaklaşan ayak sesleri yokluğa karışmıştı. Merak ve korkuyla kapıyı açtı. Kapının önünde cam bir vazonun içine özenle yerleştirilmiş ayçiçeklerini görünce yüzü aydınlandı. Kimden geldiğini anlamak için üstündeki karta bakmak istedi fakat çiçeğin üzerinde ne bir kart ne de çiçeği getiren firmanın reklamı, hiçbir şey yoktu. Biraz düşündüyse de ona çiçek yollayabilecek ne bir arkadaş, ne bir akraba ne de hayatına girmiş biri gelmedi aklına. Hiç kimse…
Vazoyu salonda masanın üzerine koyarak ne yapması gerektiğini düşündü bir süre. Ayılmak için bir yandan da kahve hazırlıyordu kendine. En iyisi apartman girişinde herkesin göreceği bir yere not bırakıp, sahibinin çiçeği ondan alabileceğini söylemekti. Evinin kapısını kilitlerken etrafına şöyle bir bakındı. Farklı bir şey gözüne çarpmadı. Çiçekle ilgili yazdığı notu apartman girişindeki panoya tutturdu, kulaklığını takıp, dışarıdaki kalabalığa karıştı.
Adalar vapurunun hareket saatine 10 dakika kala Kadıköy iskelesindeydi. Vapura bindiklerinde, ön sıralardan bir yer buldu. Çift kaşarlı tost ve açık çay ile kahvaltı etti. Kulaklıkta Ed Sheeran’ın “Photograf” şarkısı çalıyordu. Çantasından kitabını çıkararak okumaya başladı. “Faydalı İnsan.”
Karşı koltukta bir yaşlı çift, iki genç kız ve tam karşısında şık giyimli, uzun saçlı ve sakallı genç bir adam oturuyordu. Adamı bir yerden tanıyor gibiydi ama çıkaramadı. Genç adamın bakışları, insanın içini görüyormuş gibi keskindi. Vapur Adalar iskelesine yanaşırken, adam dikkatle ona doğru bakıyordu. Bir şeyler söylemek ister gibi bir hali vardı. Genç kadın kulaklığını çıkarıp “Efendim?” dedi. Adam afalladı, belli ki bunu beklemiyordu. Sadece gülümsedi, arkasını dönüp çıkışa yürüyen yolcuların arasına karıştı. Garip bir andı. Vapurdan çıkarken epey etrafına bakınsa da tuhaf genç adamı bir daha göremedi.
Müzeye giden yolu heyecanla yürüdü. Büyük beyaz konağın bahçesinde, bir zamanlar etiyle kemiğiyle dolaşan yazarın, sonsuzluğa hapsedilmiş heykelleri özlemle kucakladı onu. Müzenin her katında, yazarın yaşamının farklı bir detayını keşfediyordu. Üst katta mektupların sergilendiği odada, yazara bir not yazıp “Sevgiler, Hiç kimse.” olarak imzaladı. Merdivenleri, gördüğü her şeyi hafızasına kazımak isteyerek indi. Alt kattan birkaç kitap ve bir bez çanta alarak müzeden ayrıldı.
Vapuru beklerken, kulaklığını taktı. Adel sesinin tüm büyüsüyle kulaklıklardan ruhuna akıyordu; “Someone like you.”
Vapurda pencere kenarında bir yer buldu. Hava hâlâ aydınlıktı. Yolcular vapura binmeye devam ediyordu. Karşı koltuğun diğer ucunda turist bir karı koca ve sarı saçlı küçük erkek çocukları vardı. Yüzlerine durumdan hoşnut bir gülümseme yayılmıştı. Çay içip, simit yiyerek şehir kültürüne uyum denemeleri yapıyorlardı. Sırt çantasından çıkardığı kitabını okumaya başladı. Ne kadar zaman geçtiğini fark etmiyordu. Sanki birisi ona doğru bakıyormuş gibi hissetti. Sabah vapurda karşılaştığı genç adam, karşısındaki boş koltukta oturuyordu. Hiçbir şey demedi. Adam cep telefonunu çıkarıp görüntülü arama yaptı, aradığı kişiyle işaret diliyle konuşmaya başladı. Kadın kitabını okumaya devam eder göründü, şaşırmıştı. Görüntülü aramasını bitiren adam kitaba bakıyordu.
“Merhaba, müzeyi mi ziyaret ettiniz siz de?” diye söze girdi.
Kadın bu sefer de adamın konuşabilmesine şaşırmıştı. “Evet, yoksa siz de mi?” dedi genç kadın.
Adam sırt çantasından müzeden alınmış birkaç kitap çıkardı. Bir tanesini seçerek ön sayfasına “En iyi insan hem kendisine hem çevresine faydalı insandır. Erhan Ekinci” yazdı, imzaladı ve kadına uzattı.
Vapur Kadıköy’e varıncaya kadar havadan sudan, kitaplardan konuştular. Zaman çok ağır işliyor, onlar da bu süreye mümkün oldukça fazla kelime sığdırmaya çalışıyorlardı. Vapurdan indikten sonra, iskelede tokalaşarak ayrıldılar. İkisi de bir kez daha dönüp arkalarına bakmış, el sallayarak tekrar yollarına devam etmişlerdi. Kadın, akşam için biraz meyve almaya karar verdi. Manava ve büfeye uğrayarak evin yolunu tuttu.
3. BÖLÜM
Eve dönüp dış kapıdan girerken notunun altında “Bugünlük çiçeğe benim için bakar mısınız? Şehir dışında olacağım yarın sizden alırım. Teşekkürler,” yazılı bir not takıldı gözüne. Notu alarak evine girdi. O kadar yorgundu ki, akşam yemeğini es geçti, bir elma yedi ve hemen uyudu. Sabah uyanır uyanmaz yine duvardaki saate baktı. Hep aynı saatte uyanıyorum deyip gülümsedi. Kahve yaparken dünkü gezisini, yazarın ardında bıraktıklarını düşündü. Kitaplar ve bir müze. Ondan dünyaya kalan ve belki de onun bir zamanlar var oluşunun kanıtları. Birçok insan bunu anne-baba olarak, ardında çocuklarını bırakarak yapıyordu. Kendisini düşündü ve ardında bırakacak hiçbir şeyi olmadığını fark etti.
Masanın üzerinde ona gülümseyen ayçiçeklerine baktı. Çiçeğin sahibi bugün dönecekti, onlardan ayrılacağına üzüldü. Van Gogh’un “Ayçiçekleri” tablosunu anımsadı. Komodinin çekmecesinin alt tarafına koyduğu kuru boya kalemlerini çıkarttı, büyük bir hevesle resmetti çiçeği. Mutfağa gitti, epey kabarmış olan üzümlü – cevizli keki fırından çıkarıp soğumaya bıraktı. Üzerini değiştirdi. Yaptığı keki dağıtmak apartmandakileri tanıması için de güzel bir çözüm olabilir diye düşündü. Bazen kapıdan girip çıkarken birilerini görür selamlaşırdı. Ama sabahları işe yetişme telaşından, akşamlarıysa yorgunluktan karşılaştığı insanlara pek dikkat etmiyordu.
Buraya taşınalı üç ay olmuştu. Giriş katta oturuyordu. Çıktığı her katta, kapı eşiğinden ikram ettiği kekle kısa bir süreliğine yeni hayatlara sızdı. Kendini tanıtıp, komşulara dair mini bilgileri kesesine atarak işine devam etti. Her yeni kapıda, kocaman bir şifonyerin çekmecelerini açıp içindekilere bakıyor gibi hissetti. Tüm çekmeceleri açamamıştı. Tepside, birisi üç aylığına İzmir’deki kızının yanına giden Hayriye hanıma, diğeri de home-ofis olarak kullanılan daire üçe ait, sahibine ulaşamamış iki tabak vardı. Evinin kapısını açıp içeriye girerken dış kapıdan giren birinin ayak seslerini duydu, sensörlü lamba kapanırken sesler karanlığa gömüldü.
4. BÖLÜM
Ertesi sabah uyandığında duvardaki saat yine 10:30’u gösteriyor, hava küf kokuyordu. Ondan önce dışarıya koşmaya hazırlanan Yoyo’yu güçlükle içeride tutarak evden çıkmıştı. Saat 11:00’daki randevusuna geç kaldığı için merdivenleri ikişer ikişer çıkıyordu.
Üçüncü katta, kapıdaki pirinç tabelada yazılı Psikolog Erhan Ekinci ismini okudu, kapı ziline bastı, içinden ona kadar saydı. Arkasını dönüp gidecekken kapı açıldı.
– Buyrun Zeynep Hanım, hoş geldiniz. İçeri geçin.
– Hoş bulduk!
– Buyrun oturun. Anlatın bakalım nasıl geçti haftanız? Siz nasılsınız? Bu hafta raporunuzdan dolayı işe gitmediniz, nasıl kendinizi daha iyi hissediyor musunuz?
– Evet, daha iyiyim.
– Ah bu çok iyi haber işte. Bu haftanın kaç günü limon kokulu geçti peki?
– Çoğu limon kokuluydu, bugün hariç.
– Peki ya Yoyo’yla ilgili var mı bir gelişme? Üç hafta oldu değil mi?
– Evet, üç hafta oldu kaybolalı. İlk günler çok kötüydüm biliyorsunuz, hep uyuyordum. Aldığım ilacın yan etkisinden herhalde. Tabi işe de gidemedim. Ama şimdi daha iyiyim, sabahları daha mutlu uyanıyorum. Yoyo’nun geri geleceğine de inanıyorum.
– Anlıyorum. Ya rüyalar, onlar ne durumda? Söylediğim gibi yazıp getirdiniz mi yine?
– Evet, işte burada. Bu hafta uzun yazdım biraz. Hikâye gibi oldu. Onu yazarken de biraz geciktim, kusura bakmayın. Hatta, rüyamda bir ara gemideydim, siz de vardınız.
– Demek ben de vardım. Merakla okuyacağım yazdıklarınızı. Peki, bugünlük burada bırakıyoruz Zeynep Hanım. Haftaya bugün aynı saatte, yine rüyalarınızı yazmış olarak bekliyorum sizi.


