Pelin Eşmelioğlu
Yaşanmışlıkları dinlemeyi hep severdi. Gittiği yerlerde gördüğü insanlara selam vermeden geçmezdi. Kimisi pamuk gibi yüzü, yorgun bakışları ile bende hikâye çok der gibiydi. Denk geldiği insanların hikâyelerini, geçmişte yaşadıklarını dinlemek denizde yüzmek gibi gelirdi ona. Sonsuz bir suda kaybolup gittiğini hissederdi.
Ne zamandır görmek istediği antika pazarına nihayet yolu düştü. Pazara girer girmez her tezgâhı, gözleri ile tek tek gezdi. Büyük eşyaların olduğu bir tezgâhta karar kıldı. “Kolay gelsin,” derken gülümseyerek tezgâha yaklaştı. Satılanları incelemeye başladı. Salonuna hep almak istediği bir orta sehpa aradı gözü. Bakınırken ince işlemeli, koyu ahşap renkli, üç çekmecesi olan bir dolap gördü. Üzerindeki işlemeler öyle ince detaylıydı ki kayıtsız kalamadı. Belli belirsiz desenler el ile işlenmişti. O kadar beğenmişti ki dolabı evinde koyacağı yer bile hemen gözünde canlandı. Antikalar ihtiyaçtan alınmazdı zaten değil mi?
Okuma odasında pencere önüne yerleştirdi dolabı. Tozunu aldı. Üzerine birkaç kitap ve en sevdiği mumları yerleştirdi. Hafifçe uzaklaşıp dolaba yeniden baktı. Şahane görünüyordu. Tozunu almaya devam ederken orta çekmeceyi açmakta zorlandı. Çekti, çekti bir türlü açılmadı.
“Alırken sadece üst çekmeceyi açıp bakmasaydım, keşke hepsini deneseydim,” diye düşündü. Düşünürken biraz daha hızlı çekti ve çekmece bu kez açıldı. Açılırken yere düşen bir fotoğraf gördü. Çekmece, arkasında sıkışıp kalmış fotoğraf yüzünden açılmıyordu. Fotoğrafı yerden aldı. Dolaba yaslanıp incelemeye başladı.
“Antika eşyaları sevmek için bir sebep işte,” diye içinden geçirdi. Fotoğrafta iki kız vardı. Biri yedi yaşlarında, beyaz montlu, boynunda atkısı, kafasında beresi, yüzünde yalnızca gözleri görünen küçük bir kızdı. Montunun altından hafifçe görünen eteği olmasa kız mı erkek mi olduğunu anlamak zordu. Yanında daha büyük on beş ya da on altı yaşlarında genç bir kız vardı. Siyah montlu, küt saçlı hafif toplu genç bir kızdı.
Bembeyaz karlar ile örtülü, büyük bir bahçenin kenarında yan yana poz vermişlerdi. Yanlarında kocaman bir kardan adam da vardı. İkisinin de yanakları kıpkırmızı görünüyordu. Kim bilir poz vermeden önce kardan adamı yapmak için ne kadar uğraşmışlardı. Fotoğrafa baktıkça gülümsedi. Şimdi neredeydi bu kızlar. Hâlâ birlikte kardan adam yapıyorlar mıydı? Kışı sevdikleri belliydi. Ya şimdi hala aynı bahçede bir araya gelebiliyorlar mıydı?
Kapattı gözlerini ve o karlı günde kızların yanında hayal etti kendini. Sokak kenarında bir evin bahçesinde iki kız kardan adamla hatıra fotoğrafı çektirirken, arkalarından kartopu fırlattığını düşündü. Fotoğraf çekildikten sonra o ve kızlar sokakta, soğuğa hiç aldırmadan kartopu oynamaya başlardı. Etraftaki evlerin camlarına da kartopu atıp, içeridekileri oyuna davet ederlerdi. Bir anda sokak, eğlenceli bir kartopu savaşına şahit olurdu.
Gözlerini açtı. Fotoğrafı yeniden çekmeceye koydu. Dolabı düzenlemeye devam etti. Bir yandan da eski bir fotoğrafın ona anlattığı yaşanmışlığı düşünüyordu. İnsanların kendisinden öykülerini dinlemek keyifliydi. Fotoğrafların da dili olduğunu hep düşünürdü. İşte şimdi geçmişten gelen bir fotoğraf ona yaşadıklarını anlatmıştı.


