Çağla Günay
Ben bir kurutulmuş gülüm, günlüğün sararmış sayfaları arasında sıkışıp kalan. Tozlu bir çekmecenin içinde yıllardır hatırlanmayı bekliyorum. Dalımdan kopartılmak mı daha zordu yoksa unutulmak mı? Kim bilir, belki de bu çekmeceden ibarettir artık tüm geleceğim. En korktuğum şeydi eskiden unutulmak, şimdi ise korktuğumu yaşıyorum. Buna yaşamak denir mi, onu da bilmiyorum.
Oysaki hikayem, görkemli bir yalının arka bahçesinde başladı. Tazeciktim o zamanlar. Katman katmandı yapraklarım, kıpkırmızı ve de parlak. Gurur duyardım bu görüntümle. Hatta çoğu zaman burun kıvırırdım bahçedeki diğer çiçeklere.
Bir mimoza ağacı vardı, güllerin hemen yanında duran. Sapsarı bir gelinlik giyerdi bazı aylarda. Dantel gibi yaprakları olurdu yılın her mevsimi. Asla dökmezdi o yaprakları. Çok gösterişli dururdu, benim göz alıcı duruşumun yanında, o da kim oluyordu canım?
Bahçenin kapısına yakın yerde mor renkli ortancalar vardı bir de. Bahçıvan en çok onlarla ilgilenirdi. Onları daha sık sular, çiçeklerini özenle keserdi. O kestikçe daha da fazla çiçek açardı ortancalar. En çok da onlara sinir olurdum. Kesildikçe daha çok açmak da neyin nesiydi canım? Hava mı atıyorlar bana, diye düşünürdüm. Hıh, hiç işim olmazdı onlarla. Ne de olsa bahçenin en değerli çiçeği bendim.
Sonra bir de papatyalar vardı, olduk olmadık yerde biten. Sevmezdim onları da, çok arsızlardı çünkü. İlkbahar gelince kimseden izin almadan, istedikleri her yerde çiçek açarlardı. Bu densizlikleri ile bahçenin tüm çiçeklerini kızdırırlardı. Alan ya da sınır tanımadıkları için saygısızlıkla suçlanırlardı. Yine de onlar; kimseye aldırış etmeden, özgürce dolanırlardı bahçede. Bense onlarla muhatap dahi olmazdım. Benden çekinirlerse yanıma yaklaşamazlar diye düşünürdüm.
Derken ne oldu biliyor musunuz? Güneşli bir günde, bahçede el ele dolaşan bir çift tam yanı başımda durdu. Üzerinde asker üniforması olan bir adam, elini tuttuğu genç kızın gözlerine bakarak onu sevdiğini söyledi. Sonra da nasıl olduğunu anlamadığım bir hızla beni dalımdan koparıp genç kıza uzattı. Kızla kısa bir süreliğine göz göze geldik. Sonra kız bana gülümsedi ve beni delikanlının elinden alarak burnuna götürdü. Keyifle gözlerini kapatıp kokumu derin derin içine çekti. Genç adam; savaşa gideceğini, eğer kız onu beklerse döndüklerinde evleneceklerini söyledi. Kız mutluluktan uçuyordu artık. Beni o elinden bu eline geçirip duruyordu heyecanla.
Sonradan isminin Esma olduğunu öğrendiğim kız, eve dönene kadar gülümseyerek beni defalarca kokladı. Daha sonra beni odasının duvarına yaslanmış olan yazı masasının üzerine bıraktı. Bordo renginde kapağı olan günlüğünün boş bir sayfasını açarak o günü; sevdiği adamın ona evlenme teklif edişini, tüm detaylarıyla yazdı. İlerde okuyup bugünü tekrar tekrar anımsamak istiyordu. Hiçbir ayrıntıyı unutmamalıydı. Hatta kim bilir, belki günün birinde çocuklarına ve hatta torunlarına da okuturdu. İşte o mutlu gününün en somut anısı olarak da beni; son bir kez koklayarak kıymetli sayfasına özenle yerleştirdi. Sonra da defterini, yazı masasının kilitli olan tek çekmecesine koydu. O günden sonra tekrar tekrar açıp okudu bu sayfaya yazdıklarını. Başlarda gülümseyerek açıyordu sayfayı, neşeyle okuyordu anılarını. Beni de koklamayı ihmal etmiyordu, her ne kadar solmaya yüz tutmuşsam da. İlerleyen haftalarda endişeyle okumaya başladı sayfaları, çoğu zaman beni görmüyordu dalgın ve sisli gözleri. Bakışları duvarların çok ötesine uzanıyordu. Kaşları hep çatıktı artık, avuçlarının ıslaklığı defterin sayfalarına yapışıyordu.
Derken bir gün, hıçkırıklar eşliğinde okudu yazdıklarını. Beni eline alıp artık hiç kalmamış olan kokumu içine çekse de hayal kırıklığına uğrayıp yeniden sayfanın arasına özensizce bıraktı. Kırmış mıydım onu, ben mi üzmüştüm yoksa artık kokmadığım için kızgın mıydı? Duyguları dalgalıydı, kestiremiyordum neler olduğunu. Günlerce okudu sayfaları, ağladı, tekrar tekrar okudu… Gözyaşlarından; bir zamanlar özenerek yazdığı kelimeler ıslandı, birbirine bulaştı tüm harfler. Sonra da tozlu çekmeceden çıkartıp ahşap bir sandığın içine yerleştirdi bizi. Üzerimize sevdiğinin üniformasını katlayarak koydu. En üste de kendisine teslim edilen künyesini. Birkaç damla daha düştü sandığın içine, sonrası ise kapkaranlık. Bir kilit vurulmuştu üstümüze, mühür gibi bir daha açılmamak üzere.
Ben bir kurutulmuş gülüm, sayfaları sararmış günlüğün arasında sıkışıp kalan. Belki zamanla unutulan ama asla bulunduğu yerden tekrar kopartılmayan…


