Close Menu
    Son Eklenenler

    The Bad Plus veda turnesi için 16 yıl sonra Salon’da

    Ağustos 24, 2026

    Eskişehir’de festival zamanı: Porsuk kıyısında beş gün

    Ağustos 24, 2026

    Ayvalık Uluslararası Film Festivali beşinci yaşını dünyanın öne çıkan filmleriyle kutluyor

    Ağustos 17, 2026
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Salı, Ağustos 25
    X (Twitter) Instagram Facebook
    Suare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve DahasıSuare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve Dahası
    • YAŞAM
      1. Aktüel
      2. Beslenme
      3. Felsefe
      4. Fitness
      5. İlişkiler
      6. Kişisel Bakım
      7. Kişisel Gelişim
      8. Psikoloji
      9. Sağlık
      10. Seyahat
      11. Sürdürülebilir Yaşam
      12. Teknoloji
      13. View All

      Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği: “Türk Gençliğine Atasını Unutturamazsınız”

      Ocak 16, 2026

      Apaçık Radyo’dan gençlere açık çağrı: “Açık Alan” başvuruları başladı

      Ocak 15, 2026

      Nazlı Eray’a “Yaşayan Efsane” Onuru

      Temmuz 5, 2025

      Yüzüncüyıl Gazeteciler Derneği’nden anlamlı seminer

      Temmuz 3, 2025

      İnovatif makarnacı Pastavilla 32. yaşını ödülle kutluyor

      Nisan 22, 2024

      Buğday Derneği ‘zehirsiz kentler’ için harekete geçti

      Aralık 23, 2021

      Anlama giden yol: Sembolizm

      Ağustos 3, 2026

      Pandora – Yasak Bilgi ve Merak, Felaket ya da Umut

      Nisan 5, 2026

      İkarus -Yükselme Arzusu, Protez Kanatlar ve Çöküş

      Mart 8, 2026

      Medusa – Kadın Öfkesi ve Öteki’nin Bakışı 

      Şubat 24, 2026

      Ailemizin ‘Sessiz Odası’

      Mart 23, 2026

      Ergen ebeveynleri için kılavuz

      Eylül 23, 2024

      Aşkın Lotus Hali… 

      Temmuz 4, 2024

      “Doktordan Az Kullanılmış” bu defa bir kitap adı oldu

      Ağustos 29, 2023

      Parfümde şişe tasarımı kokudan önemli olabilir mi?

      Mart 28, 2023

      Saç bakımına ilişkin merak edilen 6 soru ve 6 yanıt

      Nisan 17, 2022

      Melda Kamhi Kosif’in yeni kitabı ‘Ruhun Fısıltısı’ okurla buluştu

      Haziran 8, 2026

      Pandora – Yasak Bilgi ve Merak, Felaket ya da Umut

      Nisan 5, 2026

      Beynini Resetle: Zihinsel rahatsızlıklar ve metabolizmayla ilişkisi

      Eylül 30, 2025

      Stresten Huzura: Deneyimlenmiş bir dönüşüm süreci

      Mart 6, 2025

      Beynini Resetle: Zihinsel rahatsızlıklar ve metabolizmayla ilişkisi

      Eylül 30, 2025

      Kimdir bu “Narsist Sapkınlar?”

      Mayıs 29, 2025

      Borderline: Bir Kişilik Bozukluğunun Biyografisi

      Mayıs 6, 2025

      Dementor – Ruh Emici: Narsisizmin gölgesinde bir yok oluş ya da yeniden doğuş hikâyesi

      Şubat 17, 2025

      Prof. Dr. Ahmet Karacalar’dan Lipödem Sendromu: Evrimsel Bir Uyumsuzluk

      Haziran 14, 2026

      ‘Bağımlılık’ bir hastalık olmayabilir (mi?)

      Şubat 18, 2026

      Longevity: Daha uzun ve daha iyi bir hayat mümkün mü?

      Şubat 4, 2026

      ‘Hepimiz Narsistiz’ kitabının yazarı Şule Öncü: Sanıldığından yaygın!

      Mayıs 17, 2024

      Sayım Çınar’dan Graz Notları: Sakinliğin, sanatın ve lezzetin şehri

      Şubat 6, 2026

      Melis Melek ile Yeryüzü Günlükleri

      Aralık 21, 2025

      IŞIĞIN İZİNDE, GÖLGENİN PEŞİNDE: PARİS

      Kasım 1, 2025

      ORTAÇAĞ’IN ORTASINDA BİR ŞEHİR: MDINA

      Kasım 1, 2025

      Nihal Gündüz’den ‘makarna’ ile ‘Çevre Krizi’ fotoğrafları

      Ağustos 15, 2025

      ‘Baumit ile Olasılıklar’ kitabı ile geleceği yeniden düşünüyor

      Eylül 20, 2023

      Heykeltıraş Varol Topaç’ın çelik üretim atıklarından yarattığı eser Contemporary İstanbul’da

      Eylül 17, 2023

      Jeotermal enerjiyi çocuklara anlatan kitap: Damla Adamlar

      Ağustos 31, 2023

      Kim Korkar Yapay Zekadan

      Haziran 8, 2025

      Türkiye’nin mutfak ve kültür mirasından seçkiler dijital erişime açılıyor

      Ekim 20, 2023

      Mevzular Açık Mikrofon, artık GAİN’de

      Eylül 1, 2023

      Akıllı makineler ve robotlar denilince akla gelen filmler

      Ağustos 31, 2023

      Nilgün Karataş: ‘Tanrıçalar ölmedi, sadece kostüm değiştirdi’

      Ağustos 5, 2026

      Anlama giden yol: Sembolizm

      Ağustos 3, 2026

      MİTOLOJİDEN EDEBİYATA YAZI ATÖLYESİ – 2. MODÜL

      Ağustos 2, 2026

      MİTOLOJİDEN EDEBİYATA YAZI ATÖLYESİ – 1. MODÜL

      Ağustos 2, 2026
    • KÜLTÜR – SANAT
      1. Kitap
      2. Müzik
      3. Öykü
      4. Sanat
      5. Sergi
      6. Sinema
      7. Şiir
      8. Tiyatro
      9. Video
      10. View All

      Canavar’ın ‘saf’ değişimi ve dönüşümü

      Ağustos 12, 2026

      Elsa Morante’nin iki eseri aynı anda Türkçede

      Ağustos 5, 2026

      Anlama giden yol: Sembolizm

      Ağustos 3, 2026

      Bir yasın izinde: Tanrıların Tahtında

      Temmuz 31, 2026

      Klasik Müziğin çağdaş yorumcularından Janoska Ensemble Bodrum’da

      Ağustos 7, 2026

      AYIN ŞARKILARI: AĞUSTOS AYINDA NE DİNLEYELİM

      Ağustos 2, 2026

      Ayın Şarkıları: TEMMUZ AYINDA NE DİNLEYELİM?

      Temmuz 1, 2026

      Ayın Şarkıları: HAZİRAN AYINDA NE DİNLEYELİM?

      Haziran 2, 2026

      İsmi olmayan hikayeler – VII

      Temmuz 25, 2026

      AH BAVULUM VAH BAVULUM

      Temmuz 15, 2026

      İsmi Olmayan Hikayeler – VI

      Haziran 19, 2026

      İsmi olmayan hikayeler – V

      Mayıs 9, 2026

      Fotoğraf Sanatçısı Nihal Gündüz’ün Küratörlüğünü yaptığı “Yüzleşme: Hayalet Ağlar” Projesine Prestijli Ödül!

      Temmuz 5, 2026

      Kapı tokmaklarından kuş evlerine izleri görünür kılan bir sanatçı: Ayşen Erte

      Temmuz 1, 2026

      Görüş alanını aşan bir başarı: Dolunay Kocabağ’ın New York’a uzanan yolculuğu

      Nisan 29, 2026

      Gustav Klimt – Danaë: Altının içinden gelen sessiz uyanış

      Aralık 6, 2025

      Fotoğraf Sanatçısı Nihal Gündüz’ün Küratörlüğünü yaptığı “Yüzleşme: Hayalet Ağlar” Projesine Prestijli Ödül!

      Temmuz 5, 2026

      Serçe Limanı batığının 1000. yılına sanatsal bir selam: Marmaris’te Cam Sanatı Sergisi

      Mayıs 2, 2026

      Peaky Blinders’ın klasik otomobilleri Rahmi M. Koç Müzesi’nde

      Mart 23, 2026

      Meşher’den Çevrimiçi Rehberli Turlar Başlıyor: İstanbul Temalı Sergiler

      Mart 23, 2026

      Ayvalık Uluslararası Film Festivali beşinci yaşını dünyanın öne çıkan filmleriyle kutluyor

      Ağustos 17, 2026

      İBB Beyoğlu Sineması’nda Ağustos Boyunca Ücretsiz Film Şöleni

      Ağustos 4, 2026

      Obsession: Bir Dileğin Etik Bedeli

      Temmuz 27, 2026

      THE ODYSSEY ÜZERİNE DÜŞÜNCELER: EN FAZLA TANRILAR KADAR KUSURLU

      Temmuz 26, 2026

      Bahar Geldi

      Nisan 26, 2026

      ŞİİR – KADİR HORZUM

      Ocak 12, 2026

      Şiir: Kapandık kaldık içimize 

      Temmuz 18, 2025

      Şiir: Huy İşte

      Temmuz 7, 2025

      Kültürler Mut! Tiyatrosu’nda buluşuyor

      Mayıs 5, 2026

      Moda Sahnesi’nde sıkışan zaman: blueScat prömiyere hazır

      Nisan 8, 2026

      Listeler, Hisler ve Kadınlar

      Nisan 6, 2026

      27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde ‘Bir Sahne Şövalyesinin’ mirasına bakmak

      Mart 27, 2026

      Parazit – Sınıfsal uçurumların sarsıcı anlatımı

      Haziran 30, 2025

      Garfield’in resmi posteri yayınlandı

      Aralık 19, 2023

      Napolyon bu kez Jaquin Phoenix’in yorumuyla sinemada

      Kasım 23, 2023

      Freud’s Last Session filminden fragman

      Ekim 27, 2023

      The Bad Plus veda turnesi için 16 yıl sonra Salon’da

      Ağustos 24, 2026

      Eskişehir’de festival zamanı: Porsuk kıyısında beş gün

      Ağustos 24, 2026

      Ayvalık Uluslararası Film Festivali beşinci yaşını dünyanın öne çıkan filmleriyle kutluyor

      Ağustos 17, 2026

      Nebahat Kavak ile ‘Medeniyet Hamuru’: Kültürel bir mirası görünür kılmak

      Ağustos 13, 2026
    • KİTAPLIK
    • ATÖLYE
    • PODCAST

      Podcast: Hayati Tavsiyeler ‘Bahar ve Mitoloji’ ile yayında

      Mayıs 5, 2023

      Denenmiş, test edilmiş, onaylanmış: Hayati Tavsiyeler

      Mayıs 5, 2023

      Meraklı bünyeler için podcast kanalı: Suare Online

      Mayıs 1, 2023

      Akla takılan sorulara yanıt arayan podcast: Neymiş?

      Nisan 9, 2023

      Hayati Tavsiyeler: Kendine yatırım yapanlara özel podcast

      Nisan 9, 2023
    • YAZARLARIMIZ
    • SuareMag
    • Öykü
    • SD+
      1. Röportaj
      2. Haber
      3. Makale
      4. Portre
      5. Diğer
      6. View All

      Nebahat Kavak ile ‘Medeniyet Hamuru’: Kültürel bir mirası görünür kılmak

      Ağustos 13, 2026

      Nilgün Karataş: ‘Tanrıçalar ölmedi, sadece kostüm değiştirdi’

      Ağustos 5, 2026

      Kapı tokmaklarından kuş evlerine izleri görünür kılan bir sanatçı: Ayşen Erte

      Temmuz 1, 2026

      ‘Hikâye Hepimiz İçin Temel İhtiyaç’

      Haziran 23, 2026

      Feriköy Antika Pazarı kapanıyor mu?

      Nisan 13, 2026

      79. Cannes Film Festivali seçkisi duyuruldu

      Nisan 10, 2026

      Yeşilçam’ın köklü şirketi Erman Film’de yollar ayrıldı

      Şubat 6, 2025

      Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar: Herkes kendi hikayesine sahip çıksın!

      Kasım 16, 2024

      Gotik Mimari: Gotik edebiyatın görkemli yapıları

      Ağustos 10, 2026

      Gerçekler Sizi Özgürleştirir Ama Önce Öfkelendirir: 8 Mart’ta Gloria Steinem’i yeniden okumak

      Mart 8, 2026

      Tahakküme Meydan Okuyan Küçük Harfler: bell hooks ve Duygu Yoldaşlığı

      Mart 8, 2026

      Bir gölün kıyısındaki Leylâ: Epstein ve depremin kayıp çocukları

      Şubat 17, 2026

      100 Yıllık Bir Ses: David Attenborough

      Mayıs 8, 2026

      Sinemanın Şairi Béla Tarr’ın Ardından

      Ocak 7, 2026

      Yolda Olmak, Var Olmaktır

      Ağustos 9, 2025

      Maria Anna Mozart

      Temmuz 20, 2025

      Gülhane Parkında sarnıç olduğunu biliyor muydunuz?

      Nisan 2, 2023

      Klasik mobilyada en çok tercih edilen ağaç türlerini biliyor musunuz?

      Nisan 1, 2023

      Mart ayında Türkiye’nin en çok konuştuğu başlıklar

      Nisan 1, 2023

      Nebahat Kavak ile ‘Medeniyet Hamuru’: Kültürel bir mirası görünür kılmak

      Ağustos 13, 2026

      Gotik Mimari: Gotik edebiyatın görkemli yapıları

      Ağustos 10, 2026

      Nilgün Karataş: ‘Tanrıçalar ölmedi, sadece kostüm değiştirdi’

      Ağustos 5, 2026

      TUZ DENİZİ

      Ağustos 1, 2026
    Suare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve DahasıSuare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve Dahası
    Buradasınız:Anasayfa » Demet Cengiz’in Leylâ’sı ile kaderin kırılma anları
    Edebiyat

    Demet Cengiz’in Leylâ’sı ile kaderin kırılma anları

    Kasım 27, 20251 Yorum13 dk Okuma Süresi
    Facebook Twitter Pinterest LinkedIn WhatsApp Email
    Paylaş
    Facebook Twitter Pinterest WhatsApp Email

    Demet Cengiz, üçüncü romanı “Göl Kıyısında Leylâ” ile Su Üçlemesi’ni tamamlarken, Türkiye’nin görünmez kadınlarının, kimliksiz bırakılmış çocuklarının ve içiçe geçen kaderlerin hikâyesini güçlü bir şekilde anlatıyor. Roman acıya tanıklık ederken, kaderin kırılma anlarına dikkat çekiyor.

    NİLGÜN KARATAŞ

    Demet Cengiz, Su Üçlemesi’nin tüm kitaplarında olduğu gibi Göl Kıyısında Leylâ’da da sertlik ile zarafeti, karanlık ile büyülü gerçekçiliği ustalıkla yan yana yürütüyor. Üçlemesinde isimleri değişse de aynı acının farklı yüzlerini taşıyan kadınların ortak sesini duyuran Demet Cengiz ile telefon konuşmalarımız gibi upuzun bir röportaj yaptık. Satır aralarında çok önemli mesajlar yer alan bu röportajı kısaltmadan sizlerle paylaşmak istedim. Vakit buldukça keyifle okuyacağınıza, ardından kitabı da merakla okuyacağınıza eminim. Çünkü onun yazarlığı, acıya tanıklığın ötesinde; sevginin gücünü, kaderin kırılabildiği anı ve dayanma isteğini görünür kılan bir direniş. Bu kez bir genelevden çıkan bu hikaye, acımasız gerçekleri büyülü bir kalemle aktarıyor.

    • Önceki romanların gibi “Göl Kıyısında Leylâ”nın merkezinde de kadın, kimlik ve kader sorunu var. Bu roman bize hangisini söylüyor: İnsanın kimliği mi kaderini kurar, kader mi kimliği dönüştürür? Roman bu ikiliyi nasıl tartıyor?

    Açıkçası ben bu üçünü birbirinden ayırt edemiyorum. Çeşitli varyasyonlarda hepsi birbirini etkiliyor. Bazen coğrafyadır kader. Bazen kader kadın olmaktır. Bazen kimliktir. Yaşama bir kadın olarak geldiğinde, özellikle de doğduğun yerde -ki bunu sadece ülke, bölge, şehir olarak da söylemiyorum, aileyi de işin içine katıyorum, kaderin belirleniyor. Coğrafya belirliyor kaderini. Cinsiyetin, kimliğin, ailenin kaçıncı çocuğu olduğun… Öyle veya böyle hazır bir tasarımın içine doğuyoruz. Başlangıç kaderi diyorum ben buraya. İşte burası bizin hiç söz hakkımızın olmadığı yer. Olan olmuş, kararlar sen henüz yokken alınmış. Bazı mahalleleri de kaderleri de ayıran yollar vardır. Bu başlangıç kaderinin değişmesi için ölüp yolun diğer tarafında yeniden doğman gerekir. Başlangıç dışındaki kadere gelirsek… Orada söz bizim, sorumluluk bizim.  Bunu çok önemsiyorum. Kader, mevcuda “Hayır” demekle kırılır. Rıza gösterdiğindir kader, susup kabullendiğin. Bir kırılma olacaksa senin ayağa kalkıp “Hayır” dediğin yerde başlayacak.

    • Roman, pencereleri demir parmaklıklı, gün ışığının bile yasak olduğu bir genelevde açılıyor. Bu mekânı edebiyata taşıma cesareti nasıl bir duygudan doğdu? İlk görüntü zihninde nasıl belirdi?

    Üçlemeyi kafamda tasarlarken daha ilk andan itibaren günün birinde kurgusal olarak bir geneleve gireceğimi biliyordum. Onca yıl hazır olamamışım. Zihnimde o atmosferi kurgularken çok zorlandım. Birkaç ay başlayamadım yazmaya. Bu dünyada hiçbir şeyin sahibi değilsek bile bedenimizin mülkiyeti bize ait olmalı, öyle değil mi? Olmayabiliyor. Kadının bedenen ve ruhen en ağır sömürüsü burada… İnsanlığın en aşağılık hâli… Bunu anlatmak zorunluluğu… Romanda böyle bir cümle var: “Hiç mecbur değilken zorunda olmak.” Hiç mecbur değilken anlatmak zorundaydım. 

    • Metinde sert gerçekçilik ile büyülü gerçekçilik yan yana yürüyor. Bu iki uç atmosferi birlikte kurgularken dilde nasıl bir ayar tutturdun?

    Ben gerçek olmayana zor tahammül eden biriyim. Her ne olacaksa bir gerçekçilik zemini üzerinden yükselecek. Gerçeği görmeyerek, reddederek, gerçekten kaçarak umutlu ve iyimser olunabileceğine de inanmıyorum. Gerçeğe tahammül duygusal olgunluğun da bir göstergesidir bana göre. Ancak gerçekçilik öylesine sert, soğuk ve acımasız ki sanırım bir denge için onun zıddına ihtiyaç duyuyorum. Büyülü gerçeklik böylece ortaya çıkıyor. Zihnim! Benim zihnim Londra metro haritası gibidir. Oradan oraya, hattan hata, duraktan durağa… Yol üstünde her şey mümkün. Bir karamsara da denk gelebilirim, bir şapşala da. Umut saçan da orada yolcu,eve gidip kendini asacak olan da. Hepsi yaşama dairdir.

    • Genelevi “bir okul” metaforuyla düşündüğün yerler var. Bu metaforu okur olarak bizden hayatın geneline mi uyarlamamızı istiyor olabilir misin?

    Çok gezen mi bilir çok okuyan mı? Bu soru bana pek mânasız gelir. Anlamak için çok okuyarak çok gezmek en iyisi tabii. Şaka bir yana insan her an her yerde bir şeyler öğrenebilir yeter ki anlamaya çalışıyor olsun. O evdeki herkes için orası bir okul ama iki karakter yaşamdan ders çıkarmanın ötesinde anlama ve öğrenme arayışındalar.  

    • Romanın çarpıcı sorularından biri “Birinin yandığı cehennem ötekinin cenneti olabilir mi?” Bu sorunun sendeki karşılığı nedir? Cennet ve cehennem algısı karakterlerinin yaşantısına nasıl sızdı? 

    Bu soru üçlemenin tamamının üzerine açılmış bir şemsiye gibi… Her karakter kendi romanında da katman katmandı ama öteki romanlarda hep başka yanlarını da gördük. Üzerine hiç rüzgâr esmeyen lego kentleri değiliz ki. Zaman geçiyor, deneyimler birikiyor, bileşenler değişiyor ve kendi bilinmez bir karanı, yer altı suyunu, saklanmış bir hazineni buluyorsun. Senin kaçtığın cehennem başka bir dönemde, daha korkunç bir cehennemden gelene cennet olabiliyor. Ya da en azından öyle görünebiliyor. Ölümden sonraki bir cennet-cehennem değil sözünü ettiğim, bizzat yaşadığımız dünyadaki mutluluğumuz veya mutsuzluğumuz.

    • “Bu kitap hiç evlat olamamışlara adanmıştır” diyorsun. Bu cümle okurun zihninde çok güçlü bir etki bırakıyor. Bu adanış sanki kişisel bir duygudan değil de toplumsal bir saptamadan doğmuş gibi? Bu noktada serinin üç romanını da aile kavramına, ülkemizde çok sayıda çocuğun gerek eşitlik gerek haklar, gerek ekonomik gerekse sosyo kültürel açıdan haksızlığa uğramasına bir eleştiri gibi okuyabilir miyiz?

    Kesinlikle ve tam olarak böyle okunmalı. İnsanı sadece biyolojik bir canlı olarak gördüğümüzde eşeyli üreyen memeli bir türüz. Sadece bu olduğumuzda bile annemizin sütüne muhtacız. O süt için dişi memelere sahip. Sadece sütüne mi? Bakımına, ilgisine, adanmışlığına. Baba? Onun da koruyuculuğuna muhtacız. Mağaranın girişinde tetikte yatacak baba, bir vahşi hayvan gelirse onu mızrağıyla devirecek. Annenin sütü kadar sevgisine de muhtacız. Evrim dayatmış ona bunu. Yavrusunu bırakıp gitmesin diye bağlanma hormonu var. Bir annenin bebeğini, çocuğunu sevmemesi  biyolojik olarak da bir anomali. Ki insan sadece biyolojik bir canlı değil. Kurduğu medeniyetin içinde aile kavramı çok güçlü. Türün devamı için de bu gerekli. İşte bütün bu anlı şanlı medeniyet içerisinde, modern konforlu hayatlarımızda bile bir çocuğun pozisyonu mağaradakinden çok da farklı değil. Sevgi, ilgi, yakınlık, bağ arayışı hep var. Olması gerekenler olmadığı gibi olmaması gerekenler oluyor. Şiddet, istismar, çocuk işçiliği, evlerinde işçi gibi kullanılan çocuklar… Yetimin yetim olduğu belli, öksüzün öksüz ama analı öksüzleri, babalı yetimleri tanımak kolay değil. Her doğan evlat olamıyor. Anası, babası hayatta ve yanındaysa bile olamıyor. Bu bana annesiz-babasız olmaktan çok daha acı geliyor. 

    • Kahramanların adları değişse de benzer yaraları taşıyorlar. Adların ve isimlendirmenin bu romanda sembolik anlamları da var mı? 

    Hiçbir romanımdaki hiçbir isim gelişigüzel konulmadı. Hepsinin açık veya sembolik anlamı var. Leylâ  örneğin gece, geceye dair demektir. Gece ayıpları, suçları, günahları, utançları ve çirkinlikleri örter. Ayrıca yaşadığımız kadersizlikte adların ne önemi var? Ve hatta kimliklerin? Adımı Deniz Koydular romanımda Cennet teyze karakteri vardı. Maraşlı bir Aleviydi. Onun adını Maraş Katliamında ölen bir kadından aldım. Yeter’in adı ise onun doğumuna isyan eden babasındandı.  Bütün istenmemiş kız çocuklarına atfen…   

    • Roman boyunca erkek karakterlere isim verilmemesi çok güçlü bir politik tercih. Bu tercih yazım sürecinde sana ne hissettirdi, dilini nasıl dönüştürdü?

    Duygu Asena’ya selam durdum yazarken. Erkeklerin adını koymadım. Kimliksiz kadınların intikamı, erkekleri isimsizleştirerek alındı. İsimsiz kahramanları ete kemiğe büründürmek, onları konuşturmak ve özellikle onlardan söz ettirmek biraz güçtü. Yazar karakteri ‘Aşçı’ diye anabilir ama öykünün içindeki bir karakter ondan nasıl söz edecek? Bunlara yanıt bulmam gerekti. Bazılarını lakaplarıyla anmak kurtarıyordu ama her zaman değil. Birsıfatı veya mesleği kullandım. 

    • Metinde sık sık felsefi sorular beliriyor: kötülük problemi, varoluş sancısı, yaratıcıya duyulan öfke… Bu sorular yazmadan önce mi yazarken mi beliriyor?

    Bu soruların bir kısmı benim Londra metro haritasına benzeyen zihnime ait ama bir kısmı o karakterlerin zihninde oluşabilecek sorgulamalar. En baştan insanlığın en temel sorularını soracağımı biliyordum. Önemli bir bölümü önceden beliren sorgulamalardı ancak bir kısmı da yazım sürecinde belirdi. Tanrı sancısı çekiyor karakterler. İnanmak başka bir mefhum inanmayı arzulamak çok başka! Tanrı’nın var olması arzusu özellikle güç koşullar altındaki insanlara güç verebiliyor. Diğer yandan zor sınavlarda Tanrı’yı terk edenler de çok oluyor. 

    • Ülker İnce’nin “soluğumuzu kesecek kadar etkili” dediği sertlik–zarafet dengesi senin için nasıl bir yazarlık tercihi ya da deneyimi? Bu tarz bu seriye mi özgü yoksa Demet Cengiz’in yazma stili mi?

    Oturayım da şu türde bir dil kullanayım diye yola çıkmadım. Gazetecilik, köşe yazarlığı, yazarlık, bütün bunları romancılığın dışında tutuyorum ama hepsi bir yazı disiplinidir. Ben roman yazmak istediğimde, ki buna çok zor karar verdim, bunu teknik olarak öğrenmek istemedim. Bunun iki nedeni var. Hem özgün olmak istedim hem de okurluğuma ve hikâye anlatıcılığıma güvendim. Söylemek istediğim şu: Bir tercih olarak dil oluşturmadım. ‘Su’ üçlemesindeki dil benzer, belki de aynı ama üçüncü romanda dil kendiliğinden biraz daha farklı oldu. Yazar dilinin de -eğer organik bir dilse tabii ki- kendi bir yolculuğu, bir evrimi var bence. 

    • Su Üçlemesi’nin üç farklı romanında aynı evreni yeniden kuruyorsun. Bu evreni inşa ederken her romanda su metaforunu kullanıyorsun. Bu metafor nasıl doğdu? 

    Su yaşamın kaynağı ve hepimiz büyük oranda suyuz zaten. Kadın rahmi de suyun içinde yaşamı filizlendiriyor. İlk evrenimiz su. Şu dünyaya gelip acıyla ciğerlerimiz açılmadan önce annemizin suyunun içinde yüzüyoruz. Kadın daha fazla su! Odağında kadınların ve çocukların olduğu bir üçleme olsa olsa su olur, diye düşündüm. Pek çok kültürde ister gömülsün ister yakılsın ölüler de yıkanır. Bu bana inanılmaz etkileyici geliyor. Gömeceğimiz insanları neden yıkarız? 

    • Romanlarında ilk kitapta gördüğümüz bazı kahramanlar sonrakilerde başka yüzleriyle karşımıza çıkıyor. Son romanın ana kahramanı Leyla da öyle bir karakter. Bu çok katmanlı karakter yapılarını nasıl planlıyorsun? Yoksa yazarken kendiliğinden mi açılıyor?

    Planlama olmaksızın roman yazılabileceğine inanmıyorum. En azından iyi bir roman! Karakterler de en baştan planlanıyor ama onlar da gelişiyor. Ben kendim bile gün içinde ne kadar farklı ruh hallerinde olabiliyorum. Bir gün sinirlerimi bozan bir şey, başka bir gün bana komik gelebiliyor veya hiç dikkatimi çekmiyor. Bileşenler! Olayın, mekânın, zamanın ve diğerlerinin etkisi yadsınamaz. Ya da şöyle diyeyim ben toprağa hangi fidanı ektiğimi biliyorum ama ne kadar çiçek açacağı biraz da karaktere bağlı. Zamanla daha çok çiçek verebiliyor. Çünkü onlar da içimde benimle birlikte yaşıyor. Ben Deniz’i de biliyorum, Yeter’i de. Aşçı’yı da biliyorum, Nile’ı da. Ama hepsine her koşulda adil olmaya çalışıyorum. 

    • Üçlemede ortak bir kader çizgisi var: kimliksiz bırakılan, istismar edilen, görünmez kadınlar. Bu temayı üç kitap boyunca taşımanın duygusal yükü nasıldı?

    Duygusal yükü çok ağırdı. Yazarken çok acı çektim. Yazmak istemediğim bazı satırlarda aylarca kaçtığım da oldu, yazdıktan sonra hüngür hüngür ağladığımda. Bu yüzden her romanı bitirdiğimde sanki bütün onları ben yaşamışım ve başka bir ülkeye kaçıp kurtulmuşum gibi tuhaf hissettim kendimi. Bir garip gibi… 

    • Üçlemenin bir diğer ortak noktası “kendini arayan kadın.” Bu kadın yıllar içinde bir değişimin sembolü olurken, senin de ilk romandaki bakışınla son romandaki bakışın arasında fark oluştu mu? 

    Kadın insan türünün yarısı olmasına rağmen kurulan medeniyet onu hep kısıtlamış, sınırlamış veya tümden yok saymış. Vatandaşlık tanımı bile önce erkekleri kapsamış. Kadın her yerde kendini arıyor ister kaderini değiştirsin, ister doğduğu mahalleden çıkamasın, ister geneleve satılsın. Bu üç roman bana, benden çok farklı kadınlara empati yapmamı sağladı. Daha iyi empati yapmamı sağladı. Hele son romanı okuyanlar şimdi bana sık sık “Leyla kim? Hangisi Leylâ” diye soruyorlar. Ah ben de bir bilsem hangisi Leylâ. İkisi de Leylâ. Hepsi Leylâ. 

    • Su Üçlemesi hem üçleme hem de bağımsız kitaplardan oluşuyor. Buna rağmen okur o evrende dolaşırken aslında bir ailenin, o ailenin fertlerinin hikayelerini öğreniyor. Bu durum nasıl oluştu, kendiliğinden mi gelişti?

    İlk romanı -ki bazıları ona iç içe geçmiş iki roman diyor- yazmaya niyetlendiğimde o mono bir eser olacaktı. Ancak o evreni kurarken diğer karakterlerin biraz gölgede kaldığını fark ettim. Onların sesi kim olacaktı? O anda ikinci romana karar verdim. Aynı ailenin etrafında farklı açılarla dönecektim ama sonra bir de Leylâ vardı, aileden olmayan. Onu dışarıda bırakamazdım. Ama her birini tek başına okunabilir eserler olarak tasarladım. Bunu özellikle yaptım. Okur istediğinden başlayabilir okumaya ve hepsini okumak zorunda da  değil. Yazarın ayak izlerini takip etmek isteyen sırayla okur ama kim bilir belki ileri de yine bu evrenden başkaları karşımıza çıkar. 

    • Üçlemede mekânlar kadar “ses” de çok belirleyici. Sessizlik, fısıltı, çığlık… Ve bu romanında şiirin de özel bir yeri var. Sesteki bu farklı tınıların bu üçlemenin poetikasındaki rolü nedir?

    Bunu özellikle planlamadım ama seslerin, müziğin, tınının insanı ne kadar etkileyebildiğini biliyorum. Doğadaki canlılar hayatta kalmak için gözlerinden çok kulaklarına güvenirler. Şiir sözün bestelenmemiş şarkısıdır. Şairler ve çobanlar beni büyüler. İnsan sadece biyolojik bir canlı olmadığı için âşık olur, şiir okur, roman yazar, şarkı söyler, saz çalar, masa kurar.

    • Sümer tabletlerinden esinlenen mistik detaylar üçlemede ortak bir izlek oluşturuyor. Mitolojik ve arkaik unsurlarla modern dünyayı kaynaştırma motivasyonun nedir? Bir yandan insanın değişmeyen doğasına, makus talihine mi dikkat çekmek istiyorsun? Yoksa kadim bilgilerin bize bazı bilgiler fısıldadığına mı?

    Kadim bilgiler bize fısıldıyor olabilir tabii. Taşlar konuşuyor olabilir. Öyle veya böyle hepsini insan yazdı. Yazdı derken ya oturup tablete yazdı ya da kafasında yazdı, destanlar anlattı. Bana ilginç gelen insanın sürekli konuşuyor olması. Göl Kıyısında Leylâ özelinde ise tapınak fahişeleri ile genelev çalışanları arasında bir bağ kuruyorum. 

    • Üç romanın toplamına baktığında en çok hangi sorunun cevabını aradığını düşünüyorsun? Kötülük mü, kader mi, varoluş mu, kimlik mi?

    Sevginin. Sevgi her şeyi değiştirebiliyor. Ama hiç etki etmediği bünyeler de var. Sevginin gücü neye yeter? Sevgisizliğin ne kadar yıkıcı olabildiğini hepimiz biliyoruz. Öte yandan ben kötülüğe anlam veremem. Anlamakta çok güçlük çekerim. Kader değiştirilebilir. Kaderciliği pek sevmem. Kimliklerin ise ölümcül hâllere getirilmemesi gerektiğini düşünürüm. Vurguladığın her kimlik ayrıştırır. Üniversitede bir arkadaşım “Biz metalciyiz. Başka müzik dinleyenlerle konuşmayız” demişti. Basit bir müzik zevki bile kişinin kendini ‘üstün’ konumlamasına, diğerleriyle ilişkisini sınırlamasına yol açabiliyor. Varoluşa gelirsek… Varoluş sancısı çekmemiş bir insan bence gerçekten var olmamıştır. 

    • Son romanını yazma sürecinin senin hayatında da çok önemli bir döneme denk geldiğini biliyorum. Sen istemezsen oralara girmek istemem ama üçlemenin tamamlanmasının sende nasıl bir his yarattığını merak ediyorum? Bir evreni kapatmanın hüznü mü, başka bir kapının aralandığı sevinç mi?

    Bir tanı aldım ve tedavi sürecime denk geldi. Fiziksel olarak zorlandığım bir dönemdi ama yazabilmek bana güç verdi diyebilirim. Yazabilmek için güçlenmeye çalıştım. Yazamamaktan, bitirememekten korktum. Tamamladığımda öncelikle bitirmiş olmanın garip bir sevinci vardı. Sonra biraz tenhalaştığımı hissettim. Yazmak tenha bir iştir ama roman bitince karakterler de uğurlanır. Orası garip bir yalnızlık. O evreni tamamen kapattım mı bilmiyorum. Oradan sesini duyurmak isteyen başkaları da var. Onların sesi kim olacak. 

    • Bu üçleme sonrası aynı evrenden başka hikâyeler çıkabilir mi? Yoksa bu defter tamamen kapandı mı?

    Mutlaka bu evrene bir temas olacak. Henüz kafamda taslak aşamasındalar ama bazı karakterleri yine göreceğiz. 

    • Eserlerinde sık sık “beden” ve “kimlik” arasında bir gerilim görüyoruz. Bu temalara yönelmeni sağlayan kişisel ya da entelektüel kaynaklar nedir? 

    Kimlik çok önemli ama bu ayrıştırıcı bir unsura dönüşmemeli. Sıkı sıkıya tutunduğumuz kimliklerimizin önemli bir kısmı başlangıç kaderimize bağlı yani coğrafya, ülke, aile, etnik kök, din, vs.  İnsanın seçimi olmayan unsurlara aşırı bağlanması ötekilere ve diğerlerine karşı hoşgörüsüzlük getiriyor. Bundan kimlikler önemsizdir dediğim anlaşılmasın sakın. Kimliği yüzünden cezalandırılan insanları anlatıyorum çoğunlukla. İnsanları başlangıç kaderlerinden dolayı cezalandırmak aşırı ilkel bir davranış. Niye yolun öteki tarafında doğmadın, der gibi… Bütün o kimlikleri bedenlerimizin üzerine giyiyoruz. Etimizle, kemiğimizle bedenlerimiz… 

    • Yazarken kendini en çok hangi duyguda buluyorsunuz: öfke, merhamet, utanç, umut, dayanma isteği?

    Galiba dayanma isteği… Yazmak bir taraftan da benim için -her ne kadar yazdıklarım sert bulunsa da- bir direniş biçimi. Yumuşak bir direniş…

    • Bir okur olarak dilinin zarafeti ile sahnelerin sertliği arasındaki kontrastı seviyorum. Bu dengeyi kurmak bilinçli bir tercih mi yoksa sezgisel mi? 

    Sezgisel. Galiba önce bir tokat atıp sonra gökkuşağının renklerinden süzülen bir şarkı söylüyorum. 

    • Romanlarında erkek karakterlerin de önemli bir yeri var ancak merkezinde kadın karakterler yer alıyor: Deniz, Yeter, Leylâ. Bu nedenle sormak istiyorum; Edebiyatımızda kadın hikâyesi anlatmak sence ne anlama geliyor? Bu konu senin için özel bir anlam taşıyor mu?

    Türk edebiyatında da dünya edebiyatında da çok güçlü kadın kalemler var. Onlar hem kendilerini hem de başka kadınları anlattılar. Erkeklerin dünyasında ne kadar anlatırsak anlatalım susturulmuş o kadar çok kadın var ki… Dünyanın kadın-erkek tüm edebiyatçıları toplansak yetişemeyiz. Öte yandan çocuklar! Çocuklara yapılanlara tahammül edemem. Kimse de etmemeli. Bu hassasiyetler,ne yazık ki kadınlar ve çocuklar daha dezavantajlı oldukları için gelişiyor. 

    • Yazarlık senin için bir tanıklık biçimi mi, bir direniş biçimi mi, yoksa bir kendini kurtarma biçimi mi? Nasıl açıklarsın?

    Bence hepsi. Varoluşumun haklı gerekçesi. Empatik biriyim. Sanırım bu mükafatla cezalandırıldım. Ya da bu cezayla mükafatlandırıldım. 


    demet cengiz. edebiyat kitap

    Related Posts

    The Bad Plus veda turnesi için 16 yıl sonra Salon’da

    Ağustos 24, 2026 KÜLTÜR - SANAT

    Eskişehir’de festival zamanı: Porsuk kıyısında beş gün

    Ağustos 24, 2026 KÜLTÜR - SANAT

    Ayvalık Uluslararası Film Festivali beşinci yaşını dünyanın öne çıkan filmleriyle kutluyor

    Ağustos 17, 2026 Manşet 2

    Nebahat Kavak ile ‘Medeniyet Hamuru’: Kültürel bir mirası görünür kılmak

    Ağustos 13, 2026 KÜLTÜR - SANAT
    View 1 Comment

    1 Yorum

    1. Güzin Arar on Aralık 13, 2025 1:44 pm

      Hem sorular hem cevaplar ilham verici. Teşekkür ve tebrik ederim kendi adıma. Sayın Demet Hanım’a da geçmiş olsun dileklerimi gönderiyorum. Sevgi ve saygılar

      Güzin Arar

      Reply
    Yorum yazın Cancel Reply

    Yeni Eklenenler

    The Bad Plus veda turnesi için 16 yıl sonra Salon’da

    Ağustos 24, 2026 KÜLTÜR - SANAT

    Çağdaş cazın özgün topluluklarından The Bad Plus, 12 Eylül’de Fiba Salon İKSV sahnesine konuk oluyor.…

    Eskişehir’de festival zamanı: Porsuk kıyısında beş gün

    Ağustos 24, 2026

    Ayvalık Uluslararası Film Festivali beşinci yaşını dünyanın öne çıkan filmleriyle kutluyor

    Ağustos 17, 2026

    Nebahat Kavak ile ‘Medeniyet Hamuru’: Kültürel bir mirası görünür kılmak

    Ağustos 13, 2026
    Sosyal Medya'da Biz
    • Facebook
    • Twitter
    • Instagram
    • YouTube
    Bu Haberleri Kaçırmayın

    Odeabank’tan ‘İlber Ortaylı ile Cumhuriyetin 100 Yılı’ podcasti

    Ekim 27, 2023 Haber

    Düzce yeni bir festivale hazırlanıyor: Düzce Konuralp Film Festivali

    Şubat 25, 2025 Festival

    ÇIT… ÇIT…

    Ağustos 1, 2026 Melek Toksoy
    Hakkımızda
    Hakkımızda

    Film, kitap, sanat, hayat ve daha fazlası için haber, röportaj, makale, podcast, güncel bilgiler içeren e-dergi.

    Email : editor@suaredergi.com.tr

    Künye

    Son Eklenen Yazılar

    The Bad Plus veda turnesi için 16 yıl sonra Salon’da

    Ağustos 24, 2026

    Eskişehir’de festival zamanı: Porsuk kıyısında beş gün

    Ağustos 24, 2026

    Ayvalık Uluslararası Film Festivali beşinci yaşını dünyanın öne çıkan filmleriyle kutluyor

    Ağustos 17, 2026
    X (Twitter) Instagram Facebook
    © 2026 Tüm Hakları Saklıdır. Do Medya & Ekipbizz İçerik İşbirliğiyle hazırlanmaktadır.

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.