FİLMEKİMİ SEÇKİSİNDEN EMMANUEL MARRE’NİN DEVRİNİN ADAMI FİLMİ ÜZERİNE
Emel Seçen
Bir insanı devrinin adamı yapan, yaşadığı döneme uyum sağlaması mı, yoksa bütün baskılara rağmen değerlerinden vazgeçmemesi mi? Devrinin Adamı, II. Dünya Savaşı’nın gölgesinde iktidar hırsını, sınıfsal eşitsizlikleri ve bilgili, ileri görüşlü insanların sistem içinde nasıl etkisizleştirildiğini sorguluyor. Filmekimi ile ilk kez izleyici ile buluşan film, geçmişin karanlık sayfalarından bugüne uzanırken izleyiciyi şu soruyla baş başa bırakıyor: Sistemler mi insanları biçimlendirir, yoksa insanlar mı içinde yaşadıkları sistemlerin sorumluluğunu taşır?

Devrinin Adamı.
Devrinin değil, sisteme ve savaşa rağmen devrilmeyen adam, diyebiliriz. 2026 yılı Cannes Film Festivali “En İyi Senaryo” ödülünü hakkı ile almış, filmin anlık sürprizle karşılaştıran yanları ile bütününde, hangi dönemde olursa olsun; “bilgili” ve “mütevazı” insanların, insansılar arasındaki öncelikle akıl oyunlarını. Sonrasında ise olası savaşın getirebileceği, tüm şartlar dâhilinde, yargılamayı bırakınız! Ya siz o, olsaydınız ne yapabilirdiniz, sorusunu yönlendiriyor.
İzlerken her karesinde dünya var olduğundan itibaren insanlığa sözde –daha iyi bir dünya gerekçeleri ile uzatılan defne yaprağının, ellerimizde kalıverişinin hazin hikâyesi, özünde çok da zor değil. Ama işin içine koltuk sevdası, hırs, hep dahası… Sadece günü kurtarma giriverince. Üstüne üstlük bir de hiçbir şey yetmeyince de olası sonuçları, kaçınılmaz şekilde meşru kılıyor.
Yönetmen Emmanuel Marre, 2 saat 35 dk. boyunca, Belçika ve Fransa ortak yapımı filmi ile gerçeklerden yola çıkararak yaptırdığı bu yüzleşme hikâyesini, torunun mektup mirasından, dedesi ile ninesinin yazışmalarından alıp; II. Dünya Savaşı, Eylül 1940’ta Fransa’nın güney bölgesinde sözde bağımsız Vichy rejimine kendi iradesiyle hizmet etmeye başlayan Henri Marre’ın hikâyesini anlatır.
Henri Marre’yi, bu sene başında, BirFilm tarafından düzenlenen “11! Bir Film Hadisesi” seçkisi içinde yer alan Albert Camus’nün eserinin ikinci versiyonu –Yabancı– rolünde acımasız bir oyunculukla canlandıran –Meursault rolü ile izlediğimiz, Benjamin Voisin’in karşısında, Cezayir’de kırklı yılların başında hapishane papazı olarak görürüz.
Genç yaşına rağmen verdiği olgunluk ve yaşanmışlık izlerinin beyazperdeden aktarımı çok güçlü ve elbette burada senaryonun gücü de ortaya çıkmakta.

KURTULUŞUMUZ VE SAVAŞIN SOĞUK YÜZÜ
Hep ileriyi gören, vizyon sahibi insanların sistem içinde telef olma hâlini, üzerine pastanın kreması gibi giriveren savaşın yüzü ile çarpıştırır. Ve o yoksun kişinin parasız ve ailesinden uzakta Henri’nin karısının “mirasımı yedin” dediği ama hep yanında kalarak destekte kusur etmediği, Kurtuluşumuz kitabı ile savaşın soğuk yüzünde, ileri senaryo ile aslında yeni faşist rejimde kendine bir yer bulmaya çalışırken, bir spot yönelttiği, Das Kapital (1867, 1865, 1894) vardır.
Filmin temel ögesi haklar, eşitlik ve sistemler üzerinedir ki en başında söyler:
“Biz yanlış değildik, sistemler yanlıştı.”
İşte böyle göze sokulmayan usta bir aşçı edasıyla, salatanın olmazsa olmazı zeytinyağı gibi film boyunca serpiştirilen ögeler, filmin iskeletini çıkarıyor. Film, sıradan bir savaş dönemi hikâyesi olmaktan çıkıp arka fonda seksenleri-doksanlar ve hatta dönemin –Almanya ile iş birlikçi rejim yönetimindeki devlet başkanı Mareşal Philippe Pétain, önce hazırlıklar sonrası geçişi sırasında o yılların siyah beyaz görüntüleri arasında, 1973 yılında kurulan ve 1984 çıkışları ile kasıp kavurdukları şarkıları “Live Is Life” müziği eşliğinde Opus’u gösterir, yönetmen.
İş bulmak, yaşamak zorunda aynı şekilde ailesine de para göndermek durumunda olan Henri’nin mücadelesi hayata, savaşa ve etrafa karşı değildir, sadece. O yıllara baktığımızda kendisine bir lütufmuş gibi sunulan; yetenekleri, bilgisi ve vizyonu görülmeyen, inisiyatif almadaki tecrübesi ve hümanist bakışı karşısında; 1939-40’da henüz elli yaşına gelmeden, yüzleşmeleri görülür. Dönemin geçici Başbakanı Édouard Daladier, sonra Paul Reynaud. Kendi bulunduğu Vichy Fransa’sında, Almanya ile iş birlikçi ve 1940 ile 1944 yıllarını kapsayan, Mareşal Philippe Pétain vardır. Özgür Fransa ve Geçici Hükümet-Direniş ve sonrası 1940-1946 arası General Charles de Gaulle vardır. Hatta Üçüncü Cumhuriyet döneminde törensel cumhurbaşkanı 1932’den 1940 arası Albert Lebrun’dur.
Usta senaryoda isim vermeden, kumandanlar esir Fransız askerlerine karşılık iki Portekiz koy, dört İspanyol al, pazarlığında karşı taraftadır. Ve işçi sınıfı arasında yer alan Henri’nin, yemekli ortamlarda bile sözde burjuva kısmına karşı tutumu, henüz filmin başında –entelektüel olmak ile burjuvalık– altını çizerken, savaşa rağmen kendilerinden ödün vermeden, bağımsız bir Fransa hayalinde iken umarsızlıklarla yüzleşir. O üst sınıfın, Almanya’da sokağa tükürülmediğini, yolda giderken popoya vurulmadığını ifade eden kadınlar, kendi Fransa’larına sırt dönerler.
Karşılıklı çözümsüzlükler, açmazlar arasında geçen bu hazin hikâye kendi döneminde kurtuluşumuz imkânlı iken bunu gerçekte akıllı, vatansever ama son derece vefasız, riyakâr ve her dönem olacaklarının resmini sunar.
Süreç içinde kendi bölgelerini savunmaya çalışırken ellerinde bulunan 758 Yahudi’nin ki –yakıt diye ifade edilir filmde– nakli için savunma yapması, sevki, işte filmin sürpriz yanı burada. Sekreterine mesajı/notu verirken (18 Ağustos 1942); Fransızca tamam/d’accord demesi gerekirken, temem, gibi bir ses duyarız.
Çok zekice sunulan ve dikkatinizden kaçmaması için özellikle altını çiziyorum. Bizim ülkemize, Nazi Almanya’sından kaçarak sığınanların tarih aralığı, 1933 ile 1945 yıllarıdır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün daveti ve üniversite reformu, 15 Ekim 1933 tarihinden itibaren gruplar hâlinde giriş yapmıştır. Bu ayrıntı çok çok önemli ve filmin sonuna belki de ışık tutmakta.
Çünkü Henri Marre’nin geniş ufku gibi yaşamsal seçeneklerinin neler olabileceğinin altını çizmekte. Oldukça tarafsız savaşın izlerini ortaya ve sözü geçen tarafların yok gördüğü karakter, bütüne bakıldığında kendi halkından zamanla uzaklaşan, savaşa karşı ellerini havaya ilk kaldıranlar olarak ustaca sunulur.
Personel alımından, sohbetlerine ve hatta Yahudi olduğu için rütbeli bir memurunu işçi sınıfı listesine alayım, oraya bakmazlar. Onlar hep üst ve mevki sahiplerinin arayışında, sözü işçi/emekten yana olanın yani dişliyi döndürenlerin, çarkın mimarlarının yüzyıllardır yok sayıldığının altını çizmekte.
Elbette dönüp bakmak da lazım Nazi Hükûmetinin seçilme nedenleri? Ne söyleyerek geldiler ve ne yaparak dünyayı yaşanılmaz hâle getirdiler. Henri’nin idare heyetinin bulunacağı toplantıya misafir olarak gelen eşinin davette giyeceği kostüm tercihinden, kadın zarafetinin, olması gerekeni gösterilirken. Sofrada eşinin Japoncaya olan merakını ve peşi sıra savaşın öteki yüzü olan Amerika’nın, 6 Haziran 1944 Normandiya Çıkarması’na yönetmenin ve senaryo ekibinin ustaca geçişi takdir edilesi.
Dünyanın bir tarafı düzeltmeye çalışılırken, ileriki yıllarda ne dümenler çevrildiğini gösterir, sunar. Ve seyirciye pası atar.
Özetle; Kurtuluşumuz, eseri ile mevki sahibi hatırı sayılır Henri Marre’nin yaşamda kalma çabası, kendi toplum mühendisliğinin önemsenmeyişinin de belirginliği esasında. Nihayetinde ortada savaş da olmasa, kendi bilmezliklerini cahil cesaretleri ile sıvamaya çalışan güruhlar, her yerde ve hep vardı, olacak da. Oysa bir birey bile olsa bir tek taş değişti mi, her şey değişebilir.
Filmin başlarında bizim Köy Enstitülerimizi hatırladım; Atatürk’e, Hasan Âli Yücel’i öneride bulunan genç yaşta yitirdiğimiz üstelik savaş gazisi Mustafa Necati’den, Tonguç Baba’ya… Bir büyük ekolü bizden çalınmasına müsaade eden o aymazlıklarımızı düşündürdü. Bizi örnek alan Finlandiya gibi örnekler varken, hâlâ tek bir kitabı öneren zihniyet. Kaynak esas neydi?
Kurtuluş her zaman vardır. Her zaman bir yol gösterici de ama yeter ki onu anlayabilecek; donanım, idrak ve akıl-ruh bütünlüğünde olalım. Herkes neticede kendi çağının mimarı!
Üst yönetime, Çalışma Bakanlığında –savaşın ortasında– İşsizlik Dairesinde çözüm yetkili olarak yazdığı yazışmaların üst makama kendini takdim ederken:
Fransa Cumhuriyeti yazıp sonra Fransa Devleti, olarak düzeltmesinde saklıdır, belki de her şey. Yahut gerçekten –Cumhuriyet’in– ne anlama geldiği!
Arşivlik seçki, biraz ağır gelebilir bazılarına ama bu filmi sessiz ve çok dikkatlice seyrederseniz eğer anlayabilirsiniz.
Film, 45. İstanbul Film Festivali kapsamındaki Filmekimi gösterimleri kapsamında 16 Ekim’de ilk kez izleyici ile buluştu.

DEVRİNİN ADAMI — FİLM KÜNYESİ
Orijinal adı: Notre Salut
Uluslararası adı: A Man of His Time
Yönetmen: Emmanuel Marre
Senaryo: Emmanuel Marre
Oyuncular: Swann Arlaud, Sandrine Blancke, Jean-Baptiste Marre
Yapım: Fransa, Belçika
Yıl: 2026
Tür: Tarihî dram
Süre: 155 dakika
Türkiye vizyon tarihi: 23 Ekim 2026
Konusu: II. Dünya Savaşı sırasında Fransa’da, Vichy rejiminin hizmetine giren bir devlet görevlisinin hikâyesi. Gerçek olaylardan ve aile arşivlerinden yola çıkan film; savaşın gölgesinde bireysel sorumluluğu, iktidarla kurulan ilişkileri, ahlaki tercihleri ve insanın sistem karşısındaki konumunu sorguluyor.


