ÇAĞLA GÜNAY
Trene bindiğinde pencere camına yaslanan alnında toz ve ter karışımı bir tabaka oluşmuştu. Dışarıda uçsuz bucaksız bozkır… Bozkırlar ona hâlâ dedesini anımsatır. Bu yollardan ne zaman geçse duygusallaşır; geçmişin sisli, sararmış anıları gün yüzüne çıkardı. Bu seferlik o anılarla yüzleşecekti. Yorgundu çünkü. Bastırmaya çalıştıkça kendisi için daha sarsıcı olduğunu onlarca kez deneyimlemişti. Dedesinin son gecesinde; yatağının kenarındaki eski, rahatsız sandalyede oturup rüzgârın sesini dinlediği o ânı düşündü. Kırık panjurun kuvvetli çarpışları; içindeki çaresizliği adeta kamçılıyordu. Rüzgâr ona buralardan uzaklaşmasını söylüyordu. Oysa mıhlanıp kalmıştı o sevimsiz sandalyeye.
Kaygı yüklü o geceyi sık sık anımsardı. Yine ona benzer bir gece yaşıyordu. Ufka bakıp endişeden kırışmış alnına düşen saçlarından rahatsızlık duydu. Kakülünü sinirle geriye attıysa da inatçı saçları hemen alnına geri düştü. İşte buna kızmıştı. “Neden her hareketim geri dönüp beni vuruyor?” diye düşünerek yerinde kıpırdandı. Gözü bulutlara takıldı. O gece de duygularıyla beraber kabarmış kabarmış, bir türlü yağmur bırakamamışlardı yeryüzüne. O sene en kurak yazlardan birini geçirmişlerdi.
Elini cebine atarak buruşmuş, eski mektubu yokladı. Oradaki varlığı bile ona güç veriyordu. Dedesinin ona yazdığı ilk ve son mektuptu bu. İşte o rüzgârlı gecede dedesi, ondan komodin çekmecesini açıp o mektubu okumasını istemişti. Tüm gerçeklerin ağır yükü, o mektubu okumasıyla birlikte yüreğine taş gibi oturmuştu. Hâlâ o geceyi düşünürken mektuptan yayılan mürekkep kokusunu duyabiliyordu. Sanki o yoğun koku hücrelerine işlemiş, artık ne kadar yıkanırsa yıkansın bedeninden asla arındıramayacağı bir rayihaya dönüşmüştü. Dedesi o gece ona evlatlık olduğunu itiraf ederek kendisini bu sırrın yükünden kurtarmış, tüm ağırlığı bencilce onun sırtına yüklemişti. “Oh ne âlâ,” diye düşünerek yutkundu. Buruşmuş mektubu defalarca okumuştu, kelimelerin ona bu yazılanların yalan olduğunu fısıldamasını umarak.
Aniden istasyonda gördüğü yaşlı kadının yüzünü anımsadı. Yüzeyi çatlamış valizini güçlükle taşıyan; taşlaşmış nasırlı parmaklarının, yaşadığı zorlu hayatı gözler önüne serdiği, gölgesinden ürken o titrek bakışlı, yaşlı kadının yüzü…
Ev, terk edilmişliğin ağır kokusunu taşıyordu. Kapıyı ittiğinde gıcırtılı panjurların yine rüzgarla sarsıldığını duydu. Yoğun rutubet kokusu, iliklerine kadar işledi. Hava mı serindi, yoksa içi mi? Titriyordu.
Karşıda tek başına hayata meydan okuyan sandalyeye baktı. Yirmi yaşına kadar annesi bildiği ve çok sevdiği kadının sandalyesiydi bu. Sandalyenin bir ayağı kırıktı, tıpkı annesinin kalbi gibi… Sabahlara kadar bu sandalyede hiç şikâyet etmeden oturur, lambanın kör ışığında gözleri yanana kadar dikiş dikerdi. Anneciğinin duygu sandığıydı bu sandalye. Bazı geceler annesinin şarkı mırıldanıp sessiz kahkahalar attığını görürdü. Bazı gecelerde ise için için ağlardı. Her duygusunu içinde yaşardı annesi ama “Ben anlardım onun gözlerinden; iç dünyasındaki ışığı da, karanlığı da,” diye düşündü.
Tıpkı o tren istasyonunda gördüğü yaşlı kadının nasırlı elleri gibiydi anneciğinin elleri. Kocasının yokluğunu, ne bakımını üstlendiği çocuğuna ne de kendi babasına hissettirmemek için bozkırın ortasındaki küçücük tarlada iki kişilik çalışırdı annesi. İşte bu tarla, annesinin düşlerinin tıkandığı yerdi. Kuraklığa karşı, kocasının terk etmişliğine karşı, babasının hayal kırıklıklarına karşı canla başla çalıştığı halde zalimdi o tarla… Nankördü o tarla… Zamanla lekeli çarşafları ipe sererken yere saçılan mandallar gibi dağılmıştı annesi. Ne kadar yıkarsa yıkasın, çarşaflara işleyen o sarı lekelerden arınamamak gibi lanet bir duyguyla mücadeleyi uzun yıllar önce bırakmış, pes etmişti artık. Önce gözlerindeki ışık söndü, derken hayalleri bir bir tükendi. Sehpada duran fotoğrafta işte bu tükenmiş kadını görüp babasına bir kez daha lanet okudu. Hayır, affetmeyecekti onu. Ölmüş olsa da helal etmeyecekti hakkını. Bir başlarına bozkırın kuraklığında bırakıp gitmişti onları. Hak etmiyordu ufacık bir sevgi kırıntısını dahi…
Mezarlıkta rüzgâr ıslık çalıyordu. Taşın soğukluğu avuçlarına değdiği anda kemiklerine kadar titredi. Güneşin kavurucu sıcağından sığındığı bu ağaç, artık babasının mezarıydı. Burada gömülmeyi de hak etmiyordu ona göre, bu güzel ağaç gölgesi onun için çok fazlaydı. Babası, onu hiçbir zaman çocuğu olarak görmemiş, bir kere bile başını okşamamıştı. Yıllar sonra gittiği psikolog; ona babasını affetmesinin, acılarından ve geçmişin yüklerinden kurtularak yaşam yoluna devam edebilmesi için ne kadar önemli olduğunu anlatmıştı. Bunu denemek için dönmüştü kök saldığı bu topraklara. Ama hayır, yapamayacaktı. Artık kaçmıyordu, kabul etmeyi seçiyordu. “Şimdi anlıyorum” diye geçirdi içinden. Kendisini sevmediği için değil, anneciğinin o güzel yüreğini yaraladığı için affetmeyecekti onu. Hak etmiyordu onun bu gayretini.
Derin bir nefes aldı, şimdiden hafiflediğini hissetti. Dönüşümün zamanı gelmiş, içindeki o minik umut kırıntısı beslenmeye başlamıştı.
- Bu öykü Kapadokya Edebiyat Buluşmaları’nda Yazar Hakan Akdoğan liderliğinde gerçekleşen “Birlikte Yazıyoruz” oturumunda yazılmıştır.


