Şirin Öz
Çay bardağındaki o ince yağ tabakasına bakarken midem bulandı. Tozlar suyun üstünde ağır ağır yüzüyordu. Dışarıda Saint-Laurent Nehri’nden kopan rüzgâr camları sarsıyor, menteşeleri gıcırdatıyordu. Binlerce kilometre öteye gelmiştik ama İstanbul’un o yapış yapış nemi hâlâ ciğerlerimizdeydi. Ne kadar öksürsek sökülmüyordu içimizden.
Defne pencerenin önündeydi. O kadar sessizdi ki, bir an orada olduğunu unuttum. Aramızdaki hava gergin değil, kırılacak kadar hassastı. Buzdolabının uzun uğultusu, evin temeline değil, başımın içine işliyordu. Gözüm, omzunun hemen yanındaki duvara takıldı. Oradaki yarık, cansız bir sıva hatası değildi; sanki nefes alıp veren, etten kemikten bir çatlaktı.
Bardağı tabağa bıraktım. Sert bir çın sesi. O an ortalık toz duman oldu. Tavandan beyaz kireç tozları dökülürken, genzime o keskin inşaat kokusu doldu.
Ve babam… tam oradaydı, salonun ortasında. Üstü başı kireç içinde, elinde paslı malasıyla. Montréal’in bu sessiz mahallesine sızmıştı yine. Malasının ucunda, ahşap attan kopmuş bir parça kadife kumaş sarkıyordu. Kırmızı ama solgun. Liflerinden biri tırnağının kenarına sıkışmış, harçla birleşip taş kesilmişti. Çocukken o kadifeyi kaybetmiştim; meğer babamın tırnağında yaşamaya devam etmiş.
Babam malayı kovaya daldırdı. Kolum kasıldı, sanki ağırlığı ben taşıyordum.
Şlak…
Islak, yapışkan bir ses. Babam duvarları gri sıvıyla kapladıkça dişlerim kamaşıyordu. Her mala darbesinde oda biraz daha kararıyordu.
Defne öne çıktı. Tozun içine yürürken elini babamın betonla doldurduğu ata koydu.
“Yaman…” dedi, sesi kısık. “Sadece örtüyorsun. Ben de o harcın altında kaldım.”
Boğazım düğümlendi. Bacaklarım taze çimentoya saplanmış gibiydi. Elimi zorla uzattım, Defne’nin hırkasına dokundum. Sert yününü hissedince babamın gölgesi çekildi. Atın üzerindeki beton çatladı ama dökülmedi.
“Yıllarca o yarığı kapatmaya çalıştım,” dedim, sesim paslı bir tel gibiydi. “Kapatırken seni unuttum.”
Defne elimi tuttu. Parmak uçları buz gibiydi. “Çatlak hâlâ orada,” dedi. “Rüzgâr giriyor.”
“Olsun,” dedim. “En azından nefes alabiliyoruz.”
Sabahın gri ışığı mutfağa sızdı. Fırtına dinmişti ama kireç kokusu duvarlara sinmişti bir kere. Parmaklarımı masanın pürüzlü kenarına sürdüm. Eklemlerim hâlâ o görünmez malayı kavrıyormuş gibi sızlıyordu.
Defne mutfağa girdi. Hırkasını çıkarmıştı. Kahvesini iki eliyle tutarken parmakları gerginlikten beyazlaştı.
“Geçmemiş,” dedi. “Hâlâ şantiye gibi kokuyor.”
Bir an alet çantasına gidip o kokuyu bastırmak istedim. Babamın “hallederiz” sesi kulağımın ucunda çınladı. Duraksadım, ellerime baktım. O an babamın pasaportumun arasına değil, avuçlarımın içine saklanıp benimle geldiğini anladım.
Defne titredi. “Çok soğuk,” dedi fincanı kavrarken. “Üstü kapalıyken daha sıcaktı sanki.”
Ona baktım. Yarayı betonla kapatmak kolaydı; ama rüzgârı içeri buyur etmek zordu.
“Üşüyeceğiz,” dedim eline uzanarak. “Kendi soğuğumuz bu Defne.”
Derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan o soğuk havayı hissettim.
“En azından,” dedi fısıltıyla, “artık biz…”


