Hale Ünsal Karlıtepe
Caminin avlusunda bir avuç insanız. Tabutunu musalla taşının üzerine bırakıp gitmişler. Geldiğimde o soğuk mermerin üzerinde yatıyordun. Tıpkı yaşarken olmanı hayal ettiğim gibi, yapayalnız ve çaresiz. İnsanlar yüzlerine yapıştırdıkları o sahte üzgün ifadelerle bana başsağlığı dilerken bir yandan da ağladığımı görmek ister gibiydiler. Hiç kusura bakmasınlar. Göz pınarlarım kuruyalı çok oldu. Üstelik içimden kahkahalar atmak gelirken nasıl ağlayabilirim ki? Ben üzgün ve dul değil, “nihayet” dul ve mutlu bir kadınım artık. Biliyor musun, o kazayı geçirmen ve şu ikindi vaktinde bu tabutun içinde olman şahane bir şey. Hâlâ inanamıyorum. Kenarlarda bir yerlerde saklanıp da beni izlemiyorsun, gerçekten öldün, değil mi? Keşke tabutun kapağını yavaşça aralayıp son bir kez daha görebilsem seni. Yanlış anlama sakın. Niyetim asla veda etmek falan değil. Sadece orada olduğundan ve sonsuza dek gittiğinden emin olmak istiyorum. İçim ancak böyle rahat edecek. Sen şimdi gidiyorsun ya, ardında bana koskocaman bir huzur ve mutluluk bırakıyorsun, haberin yok.
Nihayet seni tepe tepe gömecekler toprağa. Bugün itibarıyla artık her metrekaresi sadece bana ait olan eve, evime büyük bir sevinçle döneceğim. Gerçi biraz şaşkınım. Çünkü hayatımda ilk defa korkmadan, içimde zapt edemediğim bir coşkuyla gümbür gümbür gireceğim içeri. Ama istemesem de hep o günleri hatırlıyorum. Mesela salonda, yerde yüzüstü yatar vaziyette uyandığım günü. Ne kadar zamandır orada öylece yattığımı bilemeden. İlk iş endişeyle etrafa bakınmıştım. Beni sudan bir sebeple bayıltıncaya kadar dövdükten sonra defolup gitmişsin meğer. Tek hatırladığım, gözlerimi açtığım andan itibaren duyduğum korkunç acı ve dehşetti. Yemek masasının bir ayağı kırılmış, üzerindeki her şey yerde ve paramparçaydı. Neyse. Geçmiş geçmişte kalsın. Bak ne diyeceğim. Eve giderken marketten bir sürü çöp poşeti alıp evde sana ait ne varsa dolduracağım içlerine. Sonra hepsini sokaktaki çöp konteynerine atıp derin bir oh çekeceğim. Haberin olsun.
Bu sabah telefonla arayıp acilen hastaneye gelmem gerektiğini söylediklerinde oraya karmakarışık duygular içinde gittim. Ağzında kocaman bir akide şekeri varmış gibi konuşan hemşire, “Mustafa Şahin’in yakını siz misiniz?” dedi. “Yakını mı? Hayır. Ne yakını? Çok uzağıyım ben onun, hem de çok uzağı.” diyemedim tabii. Başımı evet anlamında sallamakla yetindim. Kadın bıkkın bir tavırla ölüm haberini verdikten sonra elindeki siyah poşeti uzattı. “Kendisi acile getirildiğinde üzerinden çıkanlar var içinde,” dedi ve elime tutuşturup cevap beklemeden yürüdü gitti. Ölmüştün yani. Önce afalladım. Sonra tuhaf bir sevinç yükseldi içimden. Ama kendimi kontrol etmem lazımdı. Elimde poşetle koridordaki bekleme koltuğuna oturdum.
Gördün mü bak, hayatını bir poşete tıkıvermişler işte. Çöp poşetine koymuşlar. Çöp… Aklın yolu bir tabii. Çok sevdiğin o lanet mavi gömlek vardı içinde. Sen hep inkâr etmiş olsan da kimin hediyesi olduğuna adım kadar emin olduğum gömlek. Bütün bunlar şimşek hızıyla kafamın içinden geçip giderken poşetin içinde bir şey titredi. Meğer telefonun da oradaymış. Hani çaldığında, eğer yanımdaysan evin en uzak köşesine gidip fısıltıyla konuştuğun telefonun. Her zamanki gibi sessizdeymiş. Ama artık benim ellerimde. Arayan kim mi? Tabii ki o. Görüntülü arama çağrısını kabul edip etmemekte tereddüde düştüm bir an. Açıp ağzıma geleni söylesem diye geçirdim içimden. Ya da ölüm haberini keyifle versem. Ne kadar da çok çaldırdı yahu. Açmıyor işte, aramasana be kadın! Hatta bundan sonra senin telefonlarını hiç açamayacak. Derken aklıma çılgınca bir fikir geldi. Şifre koymaya bile gerek görmediğin telefonundan, senin ağzından bir mesaj gönderdim ona. Buluşma yeri olarak yarın cenazenin kalkacağı caminin önündeki otobüs durağını yazdım. Randevuyu da tam namaz saatine verdim. Nasıl da sevindi. Görecek gününü, haberi yok.
Tam cenaze namazı bitmek üzereyken geldi. Sen şimdi göremiyorsun tabii ama o apartman topukların üzerinde kırıtarak yürürken birden camiye doğru çevirdi başını. Tabutun önündeki fotoğrafını gördüğü anı hayatımın en keyifli dakikaları olarak hatırlayacağım hep. Önce gözleri yuvalarından fırladı. Ayakları birbirine dolandı. Tam düşmek üzereyken koşup kolundan yakaladım.
“Benim kim olduğumu biliyorsun, değil mi?” dedim olanca öfkemle. “Şimdi şu parmağıma çok iyi bakacaksın, anladın mı?” Korkudan beti benzi attı. Sol elimin yüzük parmağını gözüne soktum adeta. “Hiç unutmamak üzere aklına kazı bu parmağı! Kocam olacak herif, o gün öğleden sonra eve gelip alyansımı istedi. Ben vermek istemeyince de parmağımı kırarak aldı gitti! Herkese ölen kocasından miras olarak mal mülk kalır, bana da bir yığın acı ve bu eğri büğrü parmak kaldı. Kusura bakma cicim, sen de başının çaresine bakacaksın bundan sonra. Mustafa yok artık. Öldü! Ama dur… Haksızlık etmeyeyim. Nalları dikti demek daha çok yakışır ona.”
Hey gidi Mustafa Efendi hey! Bak, böyle olan biteni sana anlatırken bile içime serin serin sular serpiliyor vallahi.
Biliyor musun, seni toprağın koynuna verdiklerinden bu yana güneş tam beş kez doğdu. Dünya da dönmeye devam ediyor. Beni duyuyor musun? Fırıncı, ekmekleri her gün aynı saatte ve aynı lezzette çıkarıyor hâlâ. Dün pazar yine kuruldu. Beş gündür saati de takip ediyorum. Ne akrep ne yelkovan bir saniye bile sekmedi. Sen gittin diye hiçbir şey değişmedi. Ben hariç. Değişen tek şey benim hayatım. Bahçedeki erik ağacında bir kuş yuvası varmış mesela, hiç fark etmemişim. O kuşlar sabahın ilk ışıklarıyla öyle güzel ötüyorlar ki bugüne kadar nasıl duymadığıma şaşırdım. Her sabah uyanınca ilk iş pencereyi ardına kadar açıyorum. Mis gibi bir hava önce odadaki tüm eşyaları sessizce yalayıp geçiyor. Ardından yüzüme de dokunuverince içim huzurla doluyor. İnanmayacaksın ama şu beş günde tüm yaralarım kabuk bağladı. Biraz daha zaman geçsin, hepsini tırnağımın ucuyla kaldırıp koparacağım bir bir.
En iyisi gidip çay suyunu koyayım. Belki sucuklu yumurta da yaparım. Canım ne isterse artık. Meğer ne güzel şeymiş ey sensiz hayat!


