Lale Baturlar
Denizin tam ortasındaydı. Pusulası şaşmıştı. İlk zamanlar küreklere asılıyor, dalgalarla savaşıyordu. Ancak deniz bir türlü durulmadı. Kürek çekmeyi bıraktı. Rüzgâr ne yöne eserse dalgalar onu oraya götürecekti.
Genç kadın, sevdiği adamın kendini cezalandırmasına daha fazla seyirci kalmak istemiyordu. Ellerinden kayıp gitmesine “dur” demeliydi.
Profesyonel bir yardıma ihtiyacı olduğunu anlatmaya çalıştı. Her seferinde aldığı cevap aynıydı: “Terapiste gitmek mi? Duygularımı, özel hayatımı bir yabancıya anlatmak mı? Bana nasıl yardım edebilir? Olmaz öyle şey.”
Mesut, annesini kaybettiği günden beri suçluluk duygusuyla yaşıyordu. Bakım evindeki odasında tek başına kaderine terk ettiğini düşünüp “Ben bu acıyı hak ettim,” diyordu.
O gün, annesiz geçirdiği ilk Anneler Günü’ydü. Deniz ne kadar durulmuş gibi görünse de hâlâ bir dalgakırana ihtiyacı vardı. Duygu ve düşüncelerinden yorgun düşen genç adam, eşinden terapi randevusu almasını istedi. Ertesi gün, saat 13.45’te Kordon’daki iş hanının önündeydi. Kat panosuna baktı:
Klinik Psikolog – Deniz Sezer
Kat: 2, Daire: 6
Asansör yerine merdivenlere yöneldi. Zaman kazanmaya çalışıyordu. Yavaş adımlarla ikinci kata çıktı. Başını kaldırıp daire numaralarına göz gezdirdi. En dipteki kapıda ışıklı tabelayı fark etti. Oldukça tedirgindi. Zile bastı. Kapıyı genç bir kadın açtı. İçeri buyur etti. “Hoş geldiniz, Mesut Bey. Buyurun, kaydınızı yapalım,” dedi. Kayıt işi bittikten sonra asistan, “Sizi biraz bekleteceğim. Dilerseniz servis masasından içecek alabilirsiniz,” diyerek zaman istedi.
Bir poşet çay alıp sıcak su doldurduğu porselen fincana daldırdı. Teşekkür etti ve sarı ışıklı abajurun yanındaki tekli koltuğa oturdu.
Çayını yudumlarken etrafı incelemeye daldı. Bekleme salonunun duvarları pastel yeşil renkteydi. Koltuklar krem renkli dokumaydı. Gün ışığının kontrolünü sağlayan stor perdeler sayesinde dışarıyı görmek mümkündü. Ortam, asma tavana gizlenmiş sarı LED ışıklar sayesinde aydınlanıyordu. Ahşap sehpanın üzerinde dekorasyon dergileri dikkatini çekti. Birkaçını karıştırırken kulağa zar zor ulaşan müziğin sesini fark etti. Burası gerçekten insanın kalkıp gitmek istemeyeceği kadar konforluydu. Salondaki her şey insanı rahatlatmaya hizmet ediyordu.
Aniden açılan kapının sesiyle irkildi. İçeriden orta yaşlı, şık giyimli bir kadın çıktı. Elinde sıkıp buruşturduğu kâğıt mendili ile göz çevresini nazikçe silmeye çalışıyordu.
Psikolog, kadını uğurladı. Mesut’a dönüp “Hoş geldiniz,” dedi. Odasına geri dönüp kapıyı kapattı. Yaklaşık on beş dakika sonra kapı yeniden açıldı. Güler yüzle içeri davet edildi. Genelde danışanların tercih ettiği koltuğa oturdu. Yüzü cama dönüktü. Kalbi boğazında atıyordu. O an düşündüğü tek şey kaçıp gitmekti. Neden buradaydı? Dışarıda beklerken gevşeyen vücudu bir anda kaskatı kesildi.
Bunu fark eden uzman, “Rahat olun, tanışma seansında sizi fazla yormayacağım. Arkanıza yaslanın. Başlayalım mı?” diye sordu. Mesut, onaylarcasına başını salladı.
Masasından deri kaplı defteri ile kalemini alıp karşısındaki koltuğa oturdu. “Burada olma nedeninizden bahseder misiniz?” diye sordu.
Yakın zamanda annesini kaybettiğini, birtakım pişmanlıkları olduğunu, suçluluk duygusu yüzünden bu süreçle baş edemediğini anlattı. Konuşurken gözleri doluyor, sıklıkla yutkunuyordu. Annesiyle birbirlerine ne kadar bağlı olduklarından bahsetti. “Hastalığı sürecinde en doğrusunun bir bakım merkezi olabileceğini düşündük. Yapayalnız öleceği aklıma gelmemişti. Böyle olsun istememiştim,” diyerek şakaklarını ovuşturdu. Terapist onu dikkatlice dinledi. Yadırgamadan, yargılamadan… İki kez defterine kısa notlar aldı. Seans bitiminde “Bunları birlikte çözeceğiz. Yolunuzu bulmak için size rehberlik edeceğim. Zorlukları göğüslerken yanınızda olacağım,” dedi. Bu sözlerin ardından Mesut derin bir nefes aldı.
Onu hiç tanımayan birisine içini dökmüş olmanın verdiği hafiflemeyle oradan ayrıldı. Kordon boyunca yürümek istiyordu. Kilometrelerce yürümek…
İnsanın dayanma gücü sınırlıydı. Sınırlarımızı zorladığımızda yükü taşımak da zorlaşıyordu. Şimdi hafifleme vaktiydi. Kararlıydı. Omuzları düşük vaziyette girdiği terapi odasından yanında onu anlayan ve destekleyen biri ile birlikte çıkmıştı. Geçmişle hesaplaşmaya son vermeli, her şeyi olduğu gibi kabul etmeliydi. Kendini yargılamayı bırakıp kayıplarıyla yaşamayı öğrenmeliydi.
Başından beri zor bir hayattı onunki. Babasının ailesi annesini bir türlü kabul etmek istememişti. Herkesi karşılarına alıp evlenmişlerdi. Mesut doğduktan sonra babası kendi ailesiyle görüşmeye başlamış ancak eşini bir türlü razı edememişti. Yıllar geçtikçe kalpler iyice katılaşmış, karı kocanın arası açılmıştı.
Mutsuzluk her ikisini de erken yaşlandırdı. Babası dört yıl önce vefat ettiğinde annesi yaşadığı pişmanlıkla baş edemedi, içine kapandı. Altmış yaşında ufak tefek unutkanlıklarla başlayan rahatsızlığı tehlikeli boyutlara ulaştığında önce yanlarına aldılar, bakıcı tuttular. Annesi bir şey anlatmak istemeyince bakıcıdan şüphelenip değiştirdiler. Birkaç bakıcıdan sonra evde bakımın çok güvenli olmadığına karar verdiler. Sonunda istemeyerek de olsa annesini bakım evine yerleştirdiler.
Her fırsatta ziyaretine gidiyor, geçmiş güzel anılara birlikte gülüyorlardı. Demans hızlı ilerledi. Annesi Mesut’a baba demeye başladı. Buna da razıydı.
Gelen her dalga onu yere seriyor, kalkmaya çalışırken bir diğeriyle oradan oraya savruluyordu. Yorgundu. O akşam erkenden uyudu. Saat 06.30’da çalan telefonun sesiyle uyandı. Arayan numara “Annem-Bakım Evi” diye kayıtlıydı. Telefondaki ses annesini kaybettiğini söylüyordu. Günlerce o ses kulağından gitmedi. Artık dalgalara teslim oluyordu. Annesiz kalmak, kimsesiz kalmak gibiydi. Altından nasıl kalkacağını bilemiyordu. Annesi gitmişti, inanamıyordu. Geçmişe duyduğu özlem gün geçtikçe arttı. Sürekli çocukluğunu ve annesinin gençliğini düşünüyor, o günlerin hasretiyle hüznü derinleşiyordu.
Aylarca direnip sonunda ikna olduğu süreç başlamıştı. O odadan çıktığından beri düşündüğü tek şey terapistin sözleriydi: “Yolunuzu bulmak için size rehberlik edeceğim. Zorlukları göğüslerken yanınızda olacağım.”
Oysa hep Mesut konuşmuş, o dinlemişti. Elli dakikanın sonunda tek bir cümleyle her şeyi tersine çevirmeyi başarmıştı. Onu bir dalgakırana benzetti. Anlattıklarını can kulağıyla dinleyerek acıları göğsünde yumuşatmıştı. Tıpkı dalgaları yumuşatıp durgun sulara hapseden dalgakıran gibi…


