Kadir Horzum
“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu. Hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana. Sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece ‘daha’ sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi.”
Böyle başlar Charles Dickens’ın “İki Şehrin Hikâyesi” adlı romanı. Yıllar sonra Aldous Huxley, bu metne nazire yaparcasına şöyle der, “Cesur Yeni Dünya” isimli distopyasında.
“Demek istediğim, daha çok kendim oluyorum sanki. Daha çok kendi başıma, tamamen başka bir şeyin parçası olmaktan çıkıyorum. Salt toplumsal gövdenin bir hücresi olmaktan kurtuluyorum.”
Aralarında yüzyıl geçmiş iki kitap ve daha kelimesinin geldiği anlam… İlk yazar, dünya tarihini değiştiren bir devrim “Fransız Devrimi” esnasında, kitle psikolojisiyle hareket eden insanların aşırılıklarını tanımlamaya çalışıyor. Diğeri ise bu devrimden yüzyıllar sonrasında kişisel hak ve özgürlük söylemiyle insanların nasıl da birbirinin kopyası olduğunu, ancak yalnız kaldığında bağımsız ve başka hissedebildiğini tanımlamaya çalışıyor.
Tarih bize gösteriyor ki gerçeğin distopyaya dönüşmesi çok da öyle keskin hatlarla olmamıştır. Yavaş yavaş, lâkin fark ettirerek gerçekleşmiştir daima bu dönüşüm. Tıpkı yalnızlığın, bireyselliğin bile standardize edildiği günümüz dünyasında olduğu gibi. Çok değil bundan yirmi beş yıl önce yalnızlık ve bireysellik hakkında fikirleri sorulsaydı toplumumuza, o kadar da değerli bir şey olmadığını görürdük. Şimdikinin aksine, niye yalnız kalmayı isteteyim, gibi lafları dahi duyabilirdik hatta.
Peki fark ne? Ekonomik kalkınma mı? Eğitim mi? Teknolojik imkanlar mı? Bence hem hepsi hem de hiçbiri. Geriden bakınca kaçamak gibi görünen bu cevabım, her şeyle hiçbir şeyin birbirine girdiği günümüzde gerçeğin kendisi olmasa da çok yaklaşıyor tanımlamaya.
Zira her şeyi istiyoruz ama karşılığında hiçbir şey vermek istemiyoruz. Güçlü, başarılı, zengin hatta belki de mutlu birer anne baba, hepsini de bedeli olmadan almak istiyoruz. Hâl böyleyken dünya, hazların tatmin edilmesi için var olan bir oyun alanına dönüyor. Bu alanın var olması için de kaynaklar hunharca tüketiliyor. Kaynakların bu hıza ne kadar dayanacağını ise hiç düşünmüyoruz.
Oysa matematik basit: İhtiyacından fazlasını tüketirsen bitirirsin. Günün sonunda da sadece daha fazla istediğini yok etmezsin, yaşam hakkını da yok edersin. Güncel verilere bakıldığında ülkece bu sona ne kadar yakın olduğumuzu görmemek için de kör olmak gerek.
İlk olarak yaşamın kaynağı olan su, bu tüketim hızına dayanamayarak yok olmaya başlamış durumda. Son bir yılda ikisi büyükşehir olmak üzere toplam dört şehre kısıtlı su verilmeye başlandı. İkinci olarak da çocuk yapmanın, oyun alanını terk etmek olduğunu düşünen kişiler ile kaynakların giderek tükendiğini fark eden kişiler arasında doğum oranları tarihte hiç görülmemiş oranda gerilemiş durumda.
Hülasa matematik bize diyor ki böyle giderseniz eğer, toplumsal yenilemeyi bırak, yok olmanız çok yakın. Ben ise mevcut tabloya bakarak gelecekte daha fazla tüketmek lüksümüz olmayacağını ve aile kurumunun da buna uyum sağlamak zorunda kalacağını ön görüyorum.
Kıt kaynakların verimli kullanılabilmesi adına duş, tuvalet, mutfak ihtiyaçları için binalarda, sokaklarda hatta mahallelerde bile ortak kullanım alanları oluşturulacağını; böylece de herkesin ilk önce kan bağı olan kişilerle aynı çatı altında yaşamak isteyeceğini düşünüyorum. Tedbir alınmazsa da zamanla kaynaklar tükendikçe kan bağının da öneminin kalmayacağını; kişilerin yaşamak için başka topluluklara dahil olmak zorunda kalacağını; aile kurumunun bu birliktelikler olacağını düşünüyorum.
Umarım tarih beni yanıltır. Umarım Huxley’in distopyasının etkisiyle böyle bir dünya tahayyülü yaratmışımdır. Yoksa hiç istemem, insanlık gemsiz istenciyle sınırsız özgürlük bataklığında boğulsun.

Kadir Horzum, Uşak doğumlu. Eğitimini Balıkesir Astsubay MYO, Anadolu Üniversitesi AÖF İşletme ve Sosyoloji bölümlerinde tamamladı. Halen Aile Danışmanlığı ve Yaşam Koçluğu yapıyor. “Kafamdaki Kalabalık” ve “Kalabalıktan Kalanlar” isimli iki adet kitabı Banliyö Yayınevi tarafından yayımlanan Horzum, yazmaya devam ediyor.

