Gülbin Pekel
Önümdeki pembe, jölemsi kütleyi çatalımın ucuyla şöyle bir dürttüm. Laboratuvarda her hücresi kusursuzca klonlanmış, toprağa hiç basmamış, gün yüzü görmemiş protein yığınlarından biri öylece önümde yatıyordu. Yüzümü buruşturdum. Buna et diyorlar, ne kadar yavan…
“Seni asıl üzen bu etin yapaylığı mı, yoksa tam tependeki kameranın, sen her yutkunduğunda boğaz kaslarının kasılışını milimetrik olarak kaydetmesi mi?”
İkisi de…Karbon ayak izimizi silmek için buna mecburmuşuz. Kusursuz Döngü Protokolü’nün emri böyle. Diğer masalarda oturanlara baktım. Herkes halinden memnun görünüyor.
“Memnun değiller, sadece itaat ediyorlar.”
Yan masada oturan porselen maskelilere baktım. Kör kameralara en kusursuz, en mutlu “tüketici” ifadelerini sunmak için çabalayan plastik cerrahi harikası suratlar… Onlar için önemli olan yemeğin tadını almak değil, sadece beslenmek ve bunu yukarıdakilere doğru açıyla göstermek. Bir yıldır damaklarımızın eski, çocuksu hafızası, yukarıdakilerin en büyük düşmanı oldu. Çünkü hatırlayan insanı kontrol edemezsin.
“Dedemin çiftliğine giderdik. Ben gizlice mutfağa kaçardım. Tencerenin dibinde kalan o lezzetli eti ekmeğimle bir güzel sıyırırdım. Mis gibi toprağı hissederdim. Hayvanın yediği otu, tepesindeki rüzgârı hissederdim.”
Şef garson maskesinin altındaki simsiyah gözleriyle bana bakıyordu. Hah bir sen eksiktin! “Çiğneme hareketinizin durduğu raporlandı,” dedi, sahte ve yapışkan nezaketiyle. “Yukarıdan uyarı geldi. Yapay proteinin soğuması, besin değerini düşürür. Lütfen maskenizi düzeltin ve lokmanızı yutun.”
“Yukarıya söyle, ben artık sizin kusursuz veri tabanınız için bir çiğneme makinesi olmayacağım.”
“Güvenliği çağırmak zorunda bırakmayın beni, sistem yarım kalmış bir çiğneme hareketini asla affetmez!”
Aynı anda yan masadaki maskeli suratlar da hareketlendi. Bana doğru eğilip “Kurallara uymalısınız”, “Yukarıyı öfkelendiriyorsunuz” diye fısıldamaya başladılar. Ayağa kalktım. Kolumdan tutmaya çalışan garsonun elini sertçe ittim. “Bırakın beni!” Sesim tüm salonda yankılandı.
Bu sefer kararlıydım. Kendimi oyunun bittiğini anlayıp sahneden inen bir oyuncu gibi hissediyordum. Önüme dikilen diğer görevlileri omuzlarımla yararak kapıya doğru yürüdüm.
“Giderseniz bir daha geri dönemezsiniz! Pişman olacaksınız!” diye arkamdan bağırıyordu şef garson. Buzlu cam kapıyı tüm gücümle ittim ve kendimi dışarı gecenin serin karanlığına bıraktım.
Gözümde sahte gökyüzünün bittiği duvara dokunan ve arkasına bile bakmadan stüdyo kapısından çıkıp giden yönetmen Cristof’ un isyan sahnesi canlandı. O, etrafındaki her insanın birer oyuncu, yaşadığı kasabanın ise bir televizyon stüdyosu olduğundan habersiz, kendisine biçilen ömrü tüketirken şöyle diyordu:
“Bize sunulan dünyanın gerçekliğini kabul ederiz. Her şey bu kadar basittir.”
– The Truman Show, 1998 –
Aslında hepimiz sahte etleri çiğnerken, sırf bizi onaylıyorlar diye yaşadığımızı sanıyoruz. Truman stüdyonun deniz dekorlu duvarına teknesiyle çarpana dek kendine ait bir hayatı olduğunu zannetmişti. Ben de bu restoranda, önüme konan jölelerin gerçek et, yüzümdeki porselenlerin gerçek birer tebessüm olduğuna inanarak onay dileniyorum. Gerçeklik ise geminin duvara vurmasıyla değil, dilimizin ucundaki taze bir hatıranın, bizi tüm kameralardan daha güçlü kıldığını fark ettiğimiz an başlıyordu.
Kapının dışındaki güvenlik görevlileri beni yakalayıp tekrar masama oturttuklarında ağlıyordum. Önümdeki soğumuş, jölemsi kütleye tekrar baktım. Sonra tepemdeki kameraya. Kırmızı lazer noktası tam alnımın ortasını, üçüncü bir göz gibi ısıtıyordu.
Garson elindeki porselen maskeyi zorla yüzüme bastırırken itiraz edecek gücüm kalmamıştı. Maske yüzüme oturduğunda, kimyasal plastik kokusu almayı bekliyordum ama öyle olmadı. Maskenin içinden yüzüme, zihnime, tüm varlığıma sızan koku burnumu sızlatan taze pişmiş kurabiye kokusuydu.
Annemin Tarçınlı Kurabiyesi…
Bu koku burnumdaki tüm yapaylığı bir anda silmişti. Şaşkınlıkla garsona baktım. Garson, maskesini çıkarmış tanıdık çehresiyle bana gülümsüyordu.
“Sen…Buraya nasıl girdin?”
“Sistem herkesi izleyebilir. Yukardakiler sadece görebildiklerini kontrol edebilirler. İçimizde sakladıklarımızı bilemez. Onlar sadece hatırlamaktan korkanları ayıklar.”
Tepemdeki kamera birden tiyatro perdesi kapanırcasına büyük bir gürültüyle kapandı. Kırmızı lazer noktası alnımdan silindi. Salonun boğucu havası bir anda dağıldı. Yerini fırından yeni çıkmış taze ekmeklerin, lezzetli yemeklerin ve çocukluğumun kokusuna bıraktı. Maskemin altından yüzüme bulaşan huzurlu sıcaklık ne kör merceğe benziyordu ne de lezzetsiz yemeklere. Anladım ki sistem, bizi kendi kurallarıyla zapt ettiğini sanırken, aslında kendi yarattığı yanılsamanın içinde kendi kendini izliyordu.
“Unutma! Kurulan kameralar mahkûmun gözünü korkutmak için değil, gardiyanın yalnızlığını örtmek içindir.”

Gülbin Pekel
Tekirdağ’da başlayan yolculuğunu; toplumu sosyolog titizliğiyle gözlemleyerek, insan ruhunu aile danışmanı derinliğiyle çözümleyerek sürdürüyor. Biriktirdiklerini bir öğretmenin berraklığıyla aktarırken, tüm yolları ‘yaratma ve yazma’ tutkusuna çıkıyor. Modern dünyanın hengamesi içinde kaybolan ‘insan’ı bulup çıkarmak ve onu kelimelerle yeniden inşa edebilmek için çok çalışıyor.


