Bilge Akay Çalışır
Feride, omzundaki plaj çantasıyla sokağın bitimine vardı. Araç girişinin yasak olduğu yerin ötesi, tekneye giden yoldu. Birkaç metre yürüyünce “Gölge” yazılı tekneyi gördü. İskele merdivenine adımını attı. Bir el omzuna dokundu. Kadının yüzünde zoraki bir gülümseme var gibiydi.
“Feride! Seni beklemiyordum. Dur, çantanı alayım!”
“Gerek yok. Taşıyabilirim,” dedi Feride ama Eda çantayı kolundan çekercesine aldı. İskele merdivenini tırmanıp sandalyenin üzerine bıraktı. Hareketlerini, atletik vücudunu göz önüne sermek için özellikle ayarlıyor gibiydi. Karnı içe çekik, göğsü dışarıda, sırtı korkuluk gibi dimdikti.
Feride, kadının uzanan elini geri çeviremeyince tutmak zorunda kaldı. İskele merdiveninin korkulukları yokmuş gibi. Bir şeye tutunması gerekseydi bu korkulukları tutmayı tercih ederdi. Teknenin iç kısmına bir çuvalı çekiyordu sanki kadın. İşini bitirince ellerini birbirine çırpıp görevini layıkıyla yapmış biri gibi gururlu göründü.
“Sen rahatına bak! Ben kızları karşılarım,” diye seslenince Feride cevap vermeden ön güverteye doğru yürümeyi sürdürdü; uzaklaştığı için duymamış gibi görünmek istedi. Ön kısımda küçük bir sedir vardı; oturup küpeşteye yaslandı, manzaranın tadını çıkarmak istiyordu. Açıkta bir iki tekne süzülüyordu. Yarım saat öncesinin görünümleri kaybolmuş gibiydi. Ufuk çizgisi, gökyüzü ile denizin arasındaki belirsizliğini yitirmişti. Çırpınan dalgalar tekneyi hafifçe sarsıyordu.
Sarsıntı birden çoğaldı. Feride’nin küpeştede serbest duran elleri demirleri kavradı. Diğer konuklar sözleşmiş gibi aynı anda gelmişler, iskele merdiveninden attıkları her adım sarsıntıyı tetiklemişti. Tüm konuklar tekneye geçince Eda da binip oturacakları masaları gösterdi. Eda, konukları dümene yakın karşılıklı iki masaya yerleştirdi. Kendisi de kalan son sandalyeye oturdu. Az önce tenha olan tekne şimdi seslerin birbirine karıştığı, kahkahaların duyulduğu bir yer olmuştu.
Kadınlardan birinin sorusu ayırt edildi:
“Adriana nerede?”
Eda, uçuşan şifon elbisesini çıkartıyordu.
“Aradı, gelemeyecekmiş. Oğlan gece ateşlenmiş.”
Elbiseden kurtulup bikinisiyle kaldı.
“Ah! Çok yazık, yazın sıcağında ateşli hastalık!”
İnce uzun paketten aldığı sigarasını rüzgâr çakmağıyla yaktı. Eda’nın üçgen model bikinisi dimdik durmasına rağmen ikide bir askılarını düzeltiyordu.
“Ya, sorma! Neyse ki biz sıramızı savdık.”
Feride ön güvertede kaptanın camından doğru, teknenin iç tarafını, kadınların gövdeleri arasından arkaya kadar uzanan bölümü görebiliyordu. Miçonun kafası görüş alanına girdi. Yirmi beş yaşlarında olmalıydı, çenesindeki ufak kıl yumağı, yanaklarına doğru incelerek seyrekleşen kirli sakalı seçilebiliyordu. Kaptan gelmeden önce son hazırlıklarını yapıyor gibiydi.
İskele merdiveninde cılız ama çevik görünen kaptan belirdi. Hızlı adımlarla tekneye bindi; kadınları selamlayıp dümene geçti. Miço, koçboynuzundaki halatın ucunu gevşetti; karadaki babaya bağlı halat kayar kaymaz suya düşürmeden hızla çekip güverteye topladı. Ahşap yolcu merdivenini yukarı çekti. Elini kaldırıp kaptana “gidebiliriz” işareti verince tekne limandan ağır ağır çıktı; liman ağzını geçince motorun sesi yükseldi.
Şimdi rüzgâr Feride’nin başındaki bandananın açıkta kalan uçlarını dalgalandırmaya başlamıştı. Gözlerini kapatıp güneşe, denize ve iyot kokusuna teslim oldu. Motorun gürültüsü kadınların sesini bastırmış, zihnindeki son görüntü kırıntıları da silinmiş, yok olmuştu. Gözleri kapalıyken hareket eden ışıltıların altında uçsuz bucaksız boşluğun ortasındaydı; bir anlığına sadece kendi varlığını duyumsadı. Tekne ilk koya varana değin bu şekilde kaldığını sonradan anladı. Ön güvertedeki kapak kaldırılmış, ağır demir gürültüyle denize fırlatılmış; demirin peşinden kalın zincirler denize akmıştı.
Zincirin gürültüsü kesildi; demir, zemine ulaşmış olmalıydı. Feride’nin göz kapakları aralandı. Kıyıdaki ağaçların yeşil yaprakları arasında, kemikli ve kırışık bir elin parmakları gibi duran dalları gördü. Farklı tanrılara inanan inançlı eller gibi ya da aynı tanrıya inanan farklı eller gibi açılmışlardı. Daha dikkatli bakınca dallardaki karartıların keçiboynuzu olduğunu anladı. Ağaçların diplerinde, kumların üzerinde bir yığın keçiboynuzu vardı.
Çantasından telefonunu almak için arka güverteye geçti Feride; fotoğraf çekmek istiyordu. Rüzgâr hafifti ama tekne hareket etmediğinden sallantı daha fazla hissediliyordu. Kadınlar, yüzmek için merdivenin başında kuyruk olmuşlardı. Masada sadece iki kadın kalmıştı. Eda şnorkelini takıp teknenin kenarından kendini denize bıraktı.
Feride, kadınların masasına göz gezdirdi; çantasını göremedi. Arka taraftaki boş masalara baktı. Çanta, Eda’nın bıraktığı sandalyede duruyordu; kadınların toplandığı masaların epey gerisinde. Açıkta, camdan yapılmışa benzeyen devasa motor yata vuran güneşin yansıması ayakta duran Feride’nin gözüne nişan alınca sandalyeye oturdu. Elbisesi, desenlerin çoğaldığı yerde koyudan açığa, açıktan koyuya dalga dalga morlar, pembeler cümbüşüydü. Oturduğu yerde elbisesini çıkardı.
Gövdenin üzerinde, boynun kafasındaki gözlerden aşağıya doğru baktı. Şişkin et yığını altında sandalye üzerinde yayılmış iki bacağı gördü. Bacaklar arasında tırnaklarının yarısı olmayan ayak parmakları vardı. Göğsünden boynuna ve başına değin alevler tırmandı. Deniz gözlüğünü takıp denize girmeliydi; çantasından havlusunu çıkartıp beline bağlayabildi. Soğuk terle beraber gelen sarsıcı bir titremeye tutuldu.
Karşı masadaki kadınlar konuşmayı sonlandırmış, Feride’nin bedenini mekanik hareketlerle taramaya başladılar. Üzerinde gezinen bu bakışlar birer lazere dönüştü. Sert masaya uzandı; oda buz gibiydi. Kolları başının üzerinde, birbirini kesen onlarca kırmızı lazer, bedenine indirilecek bıçak darbeleri gibiydi. Başının üzerinde dönen devasa cihazın uğultusu bitince başka yerden gelen vızıltılar, vızıltılar bitince takırtılar. Kırmızı lazerler, bedenin doğru hizalanması içindi. Kadınlar da hizalamak istiyordu sanki. Uzun uzun baktılar. Biri konuşurken saçını bir o yana bir bu yana attı. Makinenin gürültüsü dindi. Sessizliğin içinde tek başına kaldı. Sert masadan kalkmak gerekiyordu; kalkmadı, biraz daha bakmak istedi boylu boyunca uzanan yığına.
“Eda! Kuzum, gelsene,” dedi kadın.
Eda denizden yeni çıkmış, kurulanarak yanlarına gitmişti.
“Su şahane, neden girmiyorsunuz?” deyip yanlarına oturdu. Aslında sigara kullanmıyordu ama masadaki paketten bir tane alıp yaktı.
“Hı, o mu? Adriana davet etmiş,” dedi Eda fısıltıyla.
“Güneş zararlı değil mi ona?” dedi kadınlardan biri. “Gerçi tentenin altına geçebilir.”
“Deniz tutmasın da kızı? Aman başımıza iş açılmasın denizin ortasında!”
Açıktan geçen devasa geminin ardında bıraktığı dalgalar, “Gölge”ye yandan ulaştı. Tekne beşik gibi bir sağa bir sola sallandı. Kadınlar istemsizce çığlık atıp elleri neye uzanabildiyse tutundular. Bu anlık, gelip geçici dalga Feride’yi gülümsetti.
Diğer koya gitmek üzere tekne seyre başladı.
“Kaptan, müzik açsana, keyfimiz yerine gelsin,” dedi Eda.
Hareketli bir parça çalınca hepsi birden kalkıp göbek atmaya başladılar. Müziğin sesi o kadar yüksekti ki teknenin önünden geçtiği yamaçlarda gümbürtüyle yankılanıyordu. Sert bir rüzgâr Feride’nin bandanasını başından uçurdu. Başındaki tüylerin uçuşup birbirine değdiğini hissetti. Birden tüm bedeni gevşedi. Daha önce çıkarmayı neden akıl edememişti? Eda dans ederek Feride’nin yanına geldi.
“Gelsene kız, iki oyna, iyi gelir,” dedi.
Oynamaya niyeti yoktu ama hâli olmadığından değil; sadece bu müzik türünü ve bu dansı sevmiyordu. İki oynayınca iyi gelecek bir şey değildi onun için. Kaptan müziği kapattı; yemek vakti geldiğini duyurdu. Miço, masalara servisleri açtı.
Müziğin kesilmesiyle kadınların sesleri tekrar yükseldi. Feride telefonuyla koyların, yamaç paraşütü yapanların, uzaktan siluet gibi görünen başka teknelerin fotoğraflarını çekiyordu. Teknenin kıç tarafında unuttuğu terliklerini almaya giden kadın Feride’nin yanında durup kulağına eğildi. Yüzüne kondurmaya çalıştığı ifade hiç de sahici değildi.
“Nasılsın Ferideciğim? İyi gördüm seni. Daha iyisin ya!” deyip parmaklarının ucuyla Feride’nin omuz başına dokundu. Feride’nin başı kendi omzuna doğru döndü; kadınla göz göze geldi. Küçük bir tebessümle yanıtladı:
“İyiyim, iyiyim.”
Kadın da tebessümle tam doğrulurken yüzü birden çöktü. Karşı masadaki arkadaşına “Ne diyeceğimi bilemiyorum,” der gibi çaresizce bakıp dudak büktü.
Miço, tabaklara servis etmek üzere yemekleri getirdi.
Kadınlardan biri, “Keşke ben de balık söyleseymişim,” dedi; gözleri yanındakinin tabağındaydı.
“Tavuğun porsiyonu küçük geldi gözüme.”
Karşı çaprazdaki kadın meze tabağına uzanırken bir dilim de ekmek aldı.
“Ekmeği bırakmıştım ama açık havada yenmeyecek gibi değil.”
Eda, “Benimkini verebilirim. Sabah kahvaltı yapmıştım,” dedi.
Yemek sonrası tatlı var mıydı menüde diye sordu yanındaki kadın.
“Meyve servisi var!” dedi Eda.
Feride, Miço masasına servis açarken istemediğini söylemişti. Çantasından elma ve kraker çıkardı. Tekne demirleyeceği koya yaklaştı. Alçakta günlük ağaçlarının bulunduğu bir vadi, onun gerisinde kızılçamlarla kaplı dik yamaçlar vardı. Tepelerin arasında denize doğru açılan dar geçitler olmalıydı. Bir şahin havada daireler çizdi ve arkadaki yüksek tepenin ardında kayboldu.
Meyveler servis edildi. Meyve şekerinin daha zararlı olduğuyla ilgili hararetli bir tartışma başladı.
“Meyve sağlıklı diyoruz ama miktarı çok önemli!” dedi Eda.
“Ve ne zaman yediğin,” diye ekledi yanındaki.
Sanki az önce masada ne varsa silip süpürmemişler gibi şimdi iki şeker türünün metabolizma üzerindeki farklarını tartışıyorlardı.
“Cilde de çok zararlı şeker; erken yaşlandırıyor!” deyip gözünün etrafındaki ince kırışıklıklara dokundu kadın. Masadan kalkıp Feride’nin yanına geçti.
Sesini alçaltarak “Baksana, sana ne soracağım canım. Doktorundan memnun musun?” dedi.
“Olumsuz bir şey yaşamadım,” diye cevapladı Feride. Ansızın denizdeki o tatlı esinti kesildi. Hava ağırlaşınca kaptan ufka baktı.
“Bir tanıdığımın ihtiyacı oldu da,” diye devam etti kadın.
“Telefon numarasını veririm.”
Feride, telefon rehberine doktorun adını yazdı. Ekranda numara belirdi. Kadın, aniden esen rüzgârın yüzüne yapıştırdığı saçlarını kenara çekti.
“Gerçi o hasta değil,” dedi. Feride’nin telefonu tutan ellerine baktı. “Pimpirikli!” Son cümleyi söylerken sesi titredi. Morarmış tırnakları görünce gözlerini kaçırdı.
Kaptan, dağların arasından yükselen toz bulutunu izliyordu. Koyun arkasındaki dik yamaçtan uğultulu bir ses yükseldi.
Kadının saçları geriye savruldu. Feride’nin gözlerinin içine baktı.
“Gerçi o en iyi doktorlara gidiyor,” dedi. Sesi aceleciydi. “Sırf test yaptırmak için, düşünsene!” Cümlesini bitirince bir an duraksadı, bakışları arkadaki manzaraya kaydı.
Dümenin orada ayakta duran Eda telefonuna bakarak güldü:
“Buraların kaçak rüzgârı meşhurmuş, baksanıza; dağda hava soğur ve birden koya inermiş.”
Cümlesini bitiremedi. Gökyüzü bir anda yere indi; koya doğru rüzgâr boşaldı.
Kaptan, dümenin arkasından dışarıya doğru bağırdı:
“Kaçak geliyor! Kalkmayın, sıkı tutunun!”
Kadınlar ne yapacaklarını bilemez hâlde çığlık atıyorlardı. Yerlere savrulan eşyalar teknenin uzak köşelerine çarpıp duruyordu. Meyve tabakları, bardaklar kırılmış; meyve bıçakları ve çatallar oradan oraya savruluyordu.
Kıyıdan esen rüzgâr tekneyi birden açığa doğru sürükledi. Sanki artık demire bağlı değil gibiydi. Sallantı şiddetle devam etti. Kaptan motoru çalıştırdı. “Gölge”nin dümenine asılıp çevirdi.
“Kayaya takıldı,” dedi. “Demir, kayaya takıldı!”
Cam kırıklarına basanların ayakları kesilmiş, masaya çarpan Eda’nın dudağı patlamıştı. Miço, ön güvertede küpeşteye sarılıyordu. Feride, oturduğu yerde masaya tutundu; dalgaların durulmasını bekledi.


