Zeynep Karakoyun
“Sayın yolcularımız, lütfen emniyet kemerlerinizin bağlı olduğundan emin olunuz,” diyordu kabin memuru. Hâlbuki ben son iki yıldır tüm uçuşlarımda aklımda kurduğum hayallerde denizi boylayan uçağımda kemerlerim hiç de takılı değildi ve garipçe bu durumdan memnundum o hayallerde. Ne ara kendi hayatıma uçağın camından göremeyeceğim kadar uzaklaşmıştım, ne ara ebeveyn olmaktan, eş olmaktan, evlat olmaktan, cinsimden, insanlığımdan onları göremeyeceğim kadar ötelere gitmiştim ve vazgeçmiştim, bilmiyorum. Derin sulara çakılmayan uçuşlarım hep beni istediğim yerlere götürdü, getirdi ama kendime getirmeye yetmeyen bir istikamette. Şimdi önümde yaşlıca bir çift el ele gidiyor. Birinin ellerinin sıcaklığını hissettiğim yakınlık hissi içimden çekileli hayli zaman olmuş. Hatırlamak istemediğim bu detay gözümün içine sokuluyor. Kederden mi kaderden mi bilmem, hoşça cümleler kuran elimdeki kitabı sıkıyorum, sabrımla sıktığım dişlerimle aynı zamanda. Ellerim kâğıdın soğukluğunu iliklerine kadar hissediyor. Arkada bir anne, susmayan çocuğu için ricalar, özürler diziyor herkese. İlgilenmediğim methiyelerle geçiştiriliyor diğer yolcular tarafından. Anlayışla karşılanmakla ilgili uzun süredir tecrübe etmediğim hadiseler aklımdan geçiyor. Çoğunda sağlanmayan anlayışın kaynağı kesinlikle benim.
Hayatıma tepeden bakıyor olmak yüceltmiyor beni. Hatta küçüldükçe küçülen hayatımın zerre bir toz parçası olduğunu anımsayarak yok olacak kadar ufalıyorum. Hayatı öyle sinsi buluyorum ki bana yaklaştıkça etkisi uzaktan göründüğünden daha yıkıcı. Sanki rip akıntısı misali yüzeyime yaklaştıkça güçlenen ölümcül tehlike hayatımın özeti.
Trajedi insanı olmayı her koşulda başarabiliyor oluşum mükâfatlandırılmalı elbet. Eminim asistanımın aklı benimkinden daha anlamlı sorunlarla doludur. Çözümleri kolayca sağlanabilecek ya da hayatımız için hayati uyarılarda bulunan kaptan ya da kabin memurunun, sırayı yavaşlattığı için kızdığım, aksayan ayağı ile iki büklüm yürüyen o yaşlı teyze belki… Eminim hepsinin elle tutulur dertleri vardır, varlıklarıyla övünmedikleri.
Ben ise kafama taktıklarımı sanki onları var etme gücünü seviyormuşçasına sahipleniyorum. Gülüp geçilir mevzuları ince eleyip sık dokuyup koyuyorum dert haneme. “İyi misin?” sorusunun karşılığı olarak “Yoğunum,” diyorum, gerçek cevabın canımı sıktığını bildiğimden. Yoğunluklarım da zaten hep gelecek vadeden işlerle ilgili. Peki, şimdiyi yaşayamıyorken kendi zannımca geleceğe yatırım nasıl bir ikiyüzlülük? Suali sorduğum kadar kolay cevap bulamıyorum karşılığına.
Şu an istikametim yüklüce kârı olacak bir anlaşmanın son aşaması için. Kızgınlıklarım toplantılar sırasında masaya yatırılacak, olmayan memnuniyetimle birlikte. Raporları kusurları bulmak için inceleyeceğim. Son aşamada kendimden beklenmeyecek tutarlılıkta çözümler sunacağım. İmzalar sonrası sıfırları ile banka hesabımı neşelendirecek paralar kazanacağım. Aynı neşeyle harcayamadığım birikimleri benim olamayacak kumbaralara emanet edeceğim. Pazartesiyi bekleyeceğim, aksaklıklar için mesul tutacağım insanları gözüme kestirerek. Akşam evimde ebeveyn olacağım, senin kadar, demin evladı yerine mahcubiyet yaşayan anne kadar. Tüm notlarını bilecek, yine onlardan hiç tatmin olmayacak kadar. Eşimin doğum tarihi, evlilik yıl dönümü gibi tüm işime yarayacak tarihleri ezbere bilirim. Her eş kadar, demin gıpta ettiğim el ele tutuşan eşler kadar. Anne babamın en kıymetli evladı olmaya da devam edeceğim. Sevgilerini sorgulamadan kabul eden her evlat kadar, bayramlarında seyranlarında kendimi onlardan mahrum etmeyecek kadar.
Tam o anda anons beni kendi girdabımdan çıkardı: “Sayın yolcularımız, birazdan inişe geçiyoruz. Lütfen koltuklarınızı dik konuma getiriniz, masalarınızı kapatınız ve emniyet kemerlerinizin bağlı olduğundan emin olunuz.”
Hiçbir şeyden bu kadar emin olmamışken hem de… Birazdan kendi yüzeyimde hissettiğim akıntının tamamını bastığım toprakta hissedeceğim. Yumuşaklığı cezbetse de attığın adımın ölüme gömülebileceği hissiyle…
Yine elimdeki kalemle kitabın sayfalarını anlamsız noktalarla doldurmuşum. Ne zaman kafamın içi benim hâkimiyetimden gitse hep böyle oluyor. Atomlarına ayırıyorum kalemin ucunun değdiği her yeri. Sonra o noktalardan biri oluyorum, en az yukarıda olduğum şahsiyetler kadar gerçek bir nokta oluyorum. Kalemin ucunda deftere değmeyi bekleyen ben oluyorum sonra. Vuslat çok da süslenen hayallerimin hakkını vermiyor. Kalem oluyorum bir vakit, tüm güç bende. Birkaç noktayı birleştirerek yeni hayatlar meydana getirme mucizesi ile dolu. Sonra yine nokta oluyorum, çevresindekilere benzeyen ama bir parmak izi farklılığında hepsinden ayrışan.


