ARZU KURT
Rüya Atlasıma uzun zamandır bir rüya eklememiştim. Yazıma Borges’ten harika bir rüya hikayesi eşlik edecek.
Hakikat ve Hile’yi konuştuğumuz bu sayıda hem yazan hem okuyan herkes aynı soruyu kendine sormuştur.
“Hakikat nedir?”
İşte tam burada yanına ‘Hile’yi konumladık.
Antik Yunan’dan beri Hakikat; değişmez, bir, akıl ile ulaşılan varlık, sanılan değil; gerçek bilgi ile ulaşılan idealar dünyası ile anlatılır.
Aristo’nun ‘Var olanı var, yok olanı yok olarak söylemesi’ düşünce ile gerçeğin uyuşmasına odaklanırken; Tanrı’nın mutlak hakikat olduğu tartışmaları peşine gelmiştir. İnsan aklı Hakikati kısmen kavrayabilir.
Hakikati kesin bilgi üzerinden aramak zor olsa da René Descartes’in “Cogito ergo sum”, “Düşünüyorum öyleyse varım” söylemi, ‘Şüpheyi’ içeri davet eder.
Numen(Kendinde şey, şeylerin kendisi) ve fenomen(bize görünen) ayrımı bizi bilinemeyenin kucağına iter. Hakikat tam anlamıyla asla doğrudan bilenemeyebilir. Üzerindeki örtünün kaldırılması gerekir. Dil oyunları ile anlam oluşur. Oluşan tüm bu bilgiyi iktidar kullanır.
Hikâye içinde hikâye anlatılır; gerçeklikler kurgu iç içe geçer. Hakikat parçalanır.
Jorge Luis Borges de hikayelerinde hakikati parçalar, her parça, gerçek ve kurgu ile iç içe geçerek birden fazla gerçekliğe dönüşür.
Hangisi gerçek sorusu; Hepsi, cevabına evrilir.
Metinlerde anlam sabit değildir, sürekli ertelenir. Sabitlenemeyen hakikat dil tarafından oluşturulur. Dil hakikatin tahtını sarsar.
Hangisi kurgu hangisi gerçek karışır.
Borges’in öykülerinde gerçeklik, zaman, kimlik sürekli kırılır.
Yazıma ustanın The Circular Ruins (Döngüsel Yıkıntılar) öyküsü ile devam etmek istiyorum. Gerçeklik rüyaya benzer, rüya gerçekliğe…
Bir adam rüyasında bir insan yaratmaya çalışır. Onun varlığını en ince ayrıntısına kadar hayal eder.
Yolunu belirleyen amaç, ulaşılmaz değildi de olağanüstüydü. Bir adam düşleyecek, onu en ince ayrıntılarıyla canlandırıp gerçekliğe katacaktı.
Bu düşünce tüm benliğini ele geçirir. Tek amacı olmuştur. Düş görmek.
Bu büyülü tasarı, kafasına bütünüyle el koymuştu, öyle ki biri adını ya da geçmişine ilişkin bir şey sorsa yanıtlayamayacaktı.
Hakikat bir probleme dönüşür. Gerçeklik mi rüya üretir yoksa rüya mı gerçekliği. Rüya içindeki rüyalar ve gerçekliğin katmanlara ayrılması hakikate ulaşmayı sürekli erteler. Hile yönteme dönüşür. Yöntem, gerçeği kurgular. Platon’un Mağara alegorisi sürekli tekrarlanır. Gölgeler gerçeği bozar. Biz de Borges’le gerçeği başka bir boyutta ararız.
Önceleri, düşleri karmakarışıktı; kısa bir süre sonra eytişimsel bir yapıya büründüler.
Adam öğrencilerine, anatomi, kozmografi ve büyü dersleri veriyordu; dikkat kesilmiş yüzler, akıllıca yanıtlar bulmaya çalışıyordu, sanki içlerinden birini boş bir suret durumundan kurtarıp gerçek dünyaya geçirecek bu sınavın önemini kavramışlardı. Adam, uykusunda da uyanıkken de hayaletlerinin yanıtları üstüne düşünüyordu, sahtekarlara göz açtırmıyordu, kafa karıştırıcı sorunlarda bir zekâ yükselişi seziyordu.
Evrene katılmayı hak eden bir canın peşindeydi.
Gerçek bir varlık oluşturmak için yattığı rüyada gerçeğe tosladı. ‘Kabul’ değil ‘Çatışma’ bir yaratım yoluydu.
Geçmiş, şimdi, hayal birbirine karışır.
Dokuz-on gece sonra, buruk bir duyguyla, öğretisini ses çıkarmadan benimseyen öğrencilerden hiçbir şey bekleyemeyeceğini, buna karşılık kendisine ara sıra da olsa karşı çıkmayı göze alanlardan bir şeyler bekleyebileceğini anladı. Birinci kümedekiler, sevgiyi ve yakınlığı hak etseler de birey katına yükselemezlerdi asla; ikinci kümedekilerse az da olsa daha önemli bir varoluş-öncesi dönemindeydiler
Yaratım sürecinde kendi varlığından üflenen ruh(?) orijinallik iddiasını hakikatin parçaları arasında kaybetti.
Kendisine ara sıra karşı çıkan, suskun, soluk benizli bu oğlanın sert çizgileri, düşçüsününkileri andırıyordu.
O anda, düşleri oluşturan tutarsız, sersemletici maddeyi işlemenin bir insanın üstlenebileceği en güç iş olduğunu anladı; daha üst ve daha alt düzeydeki kastların tümünün sırlarına erse bile; kumdan bir ip örmekten ya da rüzgârın olmayan yüzünü mühre kazımaktan daha zorluydu.
Sapasağlam bir genç ama doğrulamayan, konuşamayan, gözlerini açamayan bir genç düşlüyordu. Gecelerce onu uyur durumda canlandırdı.
Hikâyenin devamında Gnostik kozmogonilerde demiurgosların, ayağa kalkamayan, kırmızı bir Adem tasarladığından bahseder.
Sihirbazın gecelerinde dış kalıbına dökülen bu Adem, çamurdan yaratılmış Adem kadar acemi, kaba saba ve ilkseldi. Adam, bir ikindiüstü yapıtını nerdeyse bütünüyle yok edecekken vazgeçti (Keşke yok etseydi).
Kahramanı, hatıralar, hayaller, rüyalar içinde ete kemiğe büründü. Tam da Tanpınar’ın “Rüya ile uyanıklık arasında bir yerde yaşarız” dediği noktada “Düşleyenin düşünde, düşlenen uyandı.
Dünya tanrılarına bütün yakarıları sonuç vermeyince, kaplan ya da tay yontusunun ayaklarına kapanıp onun ne idüğü belirsiz bağışını diledi. O gün, alacakaranlıkta düşünde yontuyu gördü. Canlıydı, zalim bir kaplan ya da bir tay bozuntusu değildi hem bu ateşli yaratıkların ikisi hem de bir boğa, bir gül ve bir fırtınaydı. Bu çok boyutlu tanrı, ona dünyada Ateş diye anıldığını, bu döngüsel tapınakta (ve benzerlerinde) insanların bir zamanlar kendisine adaklar sunup tapındıklarını, düşlenen hayalete tılsımıyla can vereceğini, yalnızca Ateş ve düşleyeni dışında bütün canlıların onu kanlı-canlı bir insan sayacaklarını söyledi. Çırağı bütün ayinlerden geçtikten sonra piramitleri hâlâ ırmağın aşağısında duran öbür yıkık tapmağa gönderilmesini buyurdu, terk edilmiş koca yapıda onu selamlayan coşkulu bir ses yükselecekti böylelikle. Düşleyenin düşünde, düşlenen uyandı.
Varlığını hayal ettiği çocuğu, gerçek dünyaya gönderir.
Bu işe kalkışmadan önce (oğlu aslında bir hayalet olduğunu asla anlayamasın, kendini herkes gibi herhangi bir insan sansın diye) çıraklık yıllarına ilişkin bütün anıları sildi onun belleğinden.
Gerçek dünyaya gönderilen-düşlenen-hayalet çocuk uyandı uyanmasın ama, o kimdi?
Düşüncenin gerçekliğe uygunluğu açısından bir hakikat-gerçek olarak görülebilirdi. Gerçeklik sandığımız şey güvenilebilir miydi? Belki de yalnızca bir anlatıydı. Sonsuz labirente hoş geldiniz. Tüm gerçekler ve yalanlar aynı anda varsa. Hakikat hileye bulanmış bir yalancı olabilir. Belki de sadece bir hikâye anlatıyorumdur. Rüyamdasındır belki ya da seni düşlüyorumdur.
Borges, tüm yalanları ve hakikatleri aynı kitaplıkta toplar. (The Library og Babel) Tüm doğru-yanlış bilgiler, gelecek-geçmiş kitaplar aynı kütüphanede aynı anda bulunur. Hakikat ve hile birbirine karışır. Tüm olasılıklar Pi sayısı içinde aynı anda var olur. Kurgu gerçekliği yaratabilir. Hangisinin doğru olduğunu bulmak neredeyse imkansızdır.
Yine de zaten herkes yorum yapıyorsa hatta bu yorumlar kişinin içinde yaşadığı toplumdan, dilden etkileniyorsa hakikat ve hile arasındaki sınır gerçekten net midir?
Bir süre sonra (bazı tarih-düşenlerin yıllarla, bazılarının on yıllarla hesapladıkları bir zaman dilimi) bir gece yarısı, iki kayıkçı onu uyandırdılar; gerçi yüzlerini seçemedi ama onlar, Kuzey’deki bir tapmakta, tabanları yanmadan ateş üstünde yürüyebilen şerbetli bir adamdan söz ettiler. Sihirbaz hemen tanrının sözlerini anımsadı. Dünyayı dolduran bütün canlılar arasında oğlunun hayalet olduğunu yalnızca Ateş’in bildiğini anımsadı. Önce içine su serpen bu anımsama, sonraları işkenceye dönüştü. Ya oğlu bu garip ayrıcalığı üstüne kafa yorup bir biçimde yalnızca bir suret olduğunu keşfederse. Düpedüz bir insan değil bir başka adamın düşlerinin yansısı olmak ne katlanılmaz bir eziklik ne çılgınlık!
Kendinin yazıldığını fark eden bir roman kahramanı yazarına itiraz eder. Hayatının iplerini kendi ellerine almak istemektedir. Oyun bozulmuştur. Zarlar hilelidir. Gerçeklikle kurgu arasındaki sınır nerededir?
Gerçeklik tersine döner…
Korkuları çabuk geçti de geride bazı belirtgeler bırakarak. Önce (uzun bir kuraklık döneminden sonra) kuş kadar hafif bir bulut gözüktü ötedeki bir tepede; sonra Güney’e doğru gök, leopar-damağı pembeliğine büründü; daha sonra gecelerin madenini paslatan duman bulutlan sökün etti, daha sonra da yırtıcı hayvanlar korkuyla kaçıştılar. Çünkü yüzyıllar öncenin bir olayı yineleniyordu. Ateş tanrısının tapınağı yangında kül oldu. Kuş-uçmaz bir tan sökümünde sihirbaz, iç içe geçen alazların duvarları yaladığını gördü. Bir an, suya sığınmayı düşündü ama sonra ölümün, ihtiyarlığını taçlandırmak, zorlu çabalarına son vermek üzere geldiğini anladı. Alev dilimlerine doğru yürüdü. Alevler etini dağlamadı, ısı ve ateş saçmaksızın okşarcasına sarmaladı onu. Büyük bir dinginlikle, eziklikle, dehşetle, kendisinin de bir hayal, bir başkasının düşü olduğunu anladı.
René Descartes’ın “Şu anda rüyada olmadığımızdan nasıl emin olabiliriz” cümlesi insanı sarsar.
Borges’in “Ya rüyayı gören kişi de başkasının rüyasındaysa” sorusuyla labirente düşeriz.
Gerçeğin aynası parçalara bölünmüştür.
Rüyayı seçeni kim yargılayabilir ki.
Jorge Luis Borges-Ficciones(Hayaller ve Hikayeler) – Çevirmen Tomris Uyar-İletişim The Circular Rings (Döngüsel Yıkıntılar) adlı öyküsü

Arzu Kurt, Karabük doğumlu, evli, iki çocuk annesi. İstanbul’da yaşıyor. Denize ve kitaplara aşık. Uludağ Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü mezunu. Bir kamu bankasında şube müdürü olarak rakamlarla geçen yılların ardından emekli olup kelimelere yöneldi. Yaratıcı yazarlık atölyelerinde başladığı ikinci kariyerinde kolektif kitaplarda altı öyküsü ve iki dergi yazısı yayımlandı. Yazı yolculuğuna Suaremag’da devam ediyor.

