Hamnet
Yazar: Maggie O’Farrell
Çeviri: Kıvanç Güney
Domingo Yayınları, 2022
Hamnet, adını edebiyat tarihinin en tanınmış metinlerinden birine yakın bir yerden alsa da, merkezine o metni ya da onun yaratıcısını yerleştirmiyor. Maggie O’Farrell, Shakespeare’i anlatmak yerine, onun anlatıdan çekildiği yerde kalanlara bakıyor: Agnes’e, yasa ve acının dağılımına… Böylece okur, bir çocuğun ölümünün ardından yasın iki farklı yüzünü görüyor.
NİLGÜN KARATAŞ

Hamnet ilginç bir roman; yüksek tondan konuşmadan çok şey anlatan. En başta söyleyelim romanın adı Shakespeare ile anılsa da bu biyografik bir yeniden yazım değil. Daha çok, tarihsel kayıtlarda neredeyse hiç görünmeyen bir boşluğun edebî olarak doldurulması diyebiliriz.
O’Farrell, yalnızca iki bilinen veriden yola çıkmış: Shakespeare’in oğlu Hamnet on bir yaşında ölmüşt ve baba, bu kayıptan birkaç yıl sonra Hamlet trajedisini yazmış. Dönemin belgelerinde Hamnet ve Hamlet isimlerinin birbirinin yerine kullanılabildiği de biliniyor.
Roman, bu bilgiler arasındaki mesafeyi kanıtlarla değil, sezgiyle kurmuş. Ortaya çıkan metin, büyük bir yazarın değil; onun yokluğunun ev içinde yarattığı etkilerin romanına dönüşmüş.
Anlatının dışında bırakılan baba
Romanda William Shakespeare’in adı hiç anılmıyor. Aynı şekilde eşi de resmî adıyla yer almıyor. Okur, babanın kim olduğunu ipuçlarından değil, zaten bildiği kültürel arka plandan tanıyor. Bu tercih, anlatının yönünü baştan belirliyor.
Hamnet, Shakespeare’i merkeze almadığı gibi, onu bilinçli bir biçimde anlatının dışına itiyor. Baba, evden ayrılan; Londra’da tiyatro dünyasının içinde var olan; ailesiyle arasındaki mesafe giderek açılan bir figür. Roman, bu gidişi dramatize etmiyor. Ne bir terk ediş hikâyesi anlatıyor ne de bir suçlama alanı açıyor. Ama yokluğun ev içinde nasıl bir ağırlık yarattığını ısrarla hissettiriyor.
Agnes: Hikâyeyi taşıyan karakter
Romanın asıl odağı Agnes. O’Farrell’in, Shakespeare’in tarihsel kayıtlarda Anne Hathaway olarak geçen eşine Agnes adını vermesi, anlatının yönünü belirleyen önemli bir tercih. Agnes, doğayla iç içe yaşayan, bitkiler ve şifalı otlar konusunda sezgisel bilgiye sahip bir kadın olarak betimleniyor. Bu bilgi romantik bir “bilgelik” olarak değil, gündelik hayatta işe yarayan, bedende taşınan bir pratik olarak anlatılıyor. Agnes’in doğayla kurduğu ilişki, karakterin dünyayla temas biçimini belirliyor.

Bir çocuğun ölümü, bir evliliğin anatomisi
Hamnet, 16. yüzyılın sonlarında, Stratford’da yaşayan bir ailenin gündelik hayatına odaklanıyor. Roman, Agnes ile kocasının evliliğini, üç çocuklarıyla birlikte kurdukları ev düzenini ve bu düzenin salgın hastalıkla sarsılmasını anlatıyor. Hikâyenin merkezinde, ikiz kardeşi Judith hastalandığında ona yardım aramak için evden çıkan Hamnet’in, beklenmedik biçimde hastalığa yakalanarak ölmesi yer alıyor. Roman, bu ölümün öncesini ve sonrasını doğrusal bir zaman çizgisiyle değil; geçmişle bugün arasında gidip gelen bölümlerle kuruyor. Bir çocuğun kaybının anne, baba ve hayatta kalan kardeşler üzerindeki etkisini; evin, evliliğin ve gündelik hayatın içinden izliyor. Büyük tarihsel olaylardan çok, küçük anlara; yüksek dramatik sahnelerden çok, sessiz kırılmalara odaklanıyor.
Evlilik bazen bir kurtuluş umududur!
Roman merkezinde yasın ağırlığını taşıyor, ancak bunu yaparken toplumsal kimlik rolleri üzerinden başka sorular da sorduruyor okuruna. En başta evlilik meselesi…
Romandaki karı-kocanın evliliği bir aşk evliliği mi? Evet. Ama aynı zamanda mantık evliliği de. Agnes için evlilik, yalnızca romantik bir birliktelik değil. Annesini erken yaşta kaybetmiş, baba evinde güvensiz bir konumda büyümüş biri olarak, evlilik onun için aynı zamanda bir çıkış yolu. Ev içi alan, edilgen bir kapanma değil; kendi düzenini kurabildiği bir yaşam alanına dönüşüyor.
Ancak bu düzen, eşit biçimde paylaşılmıyor. Agnes evde kalıyor; çocukların, evin ve gündelik hayatın sorumluluğunu taşıyor. Kocası ise hayallerinin peşinden Londra’ya gidiyor. Roman, bu ayrımı dramatik bir çatışma olarak değil; sessiz bir dengesizlik olarak kuruyor.
Romanın kırılma noktası: Hastalık ve ölüm
Hamnet, doğrusal bir zaman çizgisi izlemiyor. Hikâye, ateşler içinde yatan Judith için yardım arayan Hamnet’le açılıyor. Veba, eve giriyor: Beklenen, ikizlerden küçük kızın ölmesi ama Azrail fikir değiştiriyor ve Judith iyileşiyor. Ancak bu kez küçük Hamnet hastalanıyor ve annesinin kucağında ölüyor.
Okur bu sonucu baştan bilse bile, anlatı o kadar ikna edici ki, okurken her şeyin başka türlü olabileceğine inanmak istiyorsunuz. Romanın duygusal gücü tam da bu noktada yoğunlaşıyor.
Hamnet’in ölümünden sonra anne ve baba aynı kaybı yaşıyo ama onu aynı biçimde taşımıyon. Agnes yasını bedeniyle, bahçesiyle ve suskunluğuyla yaşıyor. Baba ise evden uzaklaşıp, tiyatroya sığınıyor. Roman bu farkı açıklamıyor ya da yargılamıyor; yalnızca iki ayrı yas biçimini yan yana koyuyor.
Görünmeyen emekten performatif olana
Roman boyunca ev ile sahne arasında sessiz bir karşıtlık kuruluyor. Ev, bakımın ve tekrarın mekânı. Sahne ise temsilin, alkışın ve kalıcılığın alanı. Agnes’in dünyası evde şekilleniyor; babanın dünyası ise sahnede performatif bir hal alıyor.
Romanın sonlarına doğru Agnes’in tiyatroya gidişi, bu iki alanın temas ettiği anlardan biri. Seyirci olarak sahneye girmesi, ev ile temsil arasındaki sınırın geçirgenliğini görünür kılıyor. Ve okurun aynı anda yasın iki farklı yüzünü görmesini sağlıyor: Anlıyoruz ki herkes acısını farklı yaşıyor.
Büyük anlatıların kenarında kalanlar
En başta dediğim gibi Hamnet, yüksek sesle konuşan bir roman değil. Shakespeare metinlerine doğrudan göndermelerle ilerlemiyor; büyük edebî referanslar kurmuyor. Bunun yerine, eksik olanın etrafında dolaşıyor. Bir çocuğun ölümünün bir ailede yarattığı sessiz kırılmayı, tarih kitaplarının dışında kalan bir yerden anlatıyor. Büyük anlatıların kenarında kalmış bir hayatı merkeze alır. Ve bunu yaparken, romanın sesini özellikle düşük tutmuş olmalı. Bu yüzden Hamnet, bağırmadan etkileyen; dramatize etmeden sarsan bir metin olarak hafızada kalıyor.

Film uyarlaması ile artan popülarite
Hamnet’i bu yılın en görünür kitaplarından biri yapan ise sinemaya uyarlanmış olması. Doğrudan Hamnet adıyla Maggie O’Farrell’in romanından uyarlanan ve yönetmenliğini Chloé Zhao’nun üstlendiği film; edebiyat çevrelerinin yanı sıra sinema dünyasında da geniş ilgi gördü. Senaryosu, O’Farrell ve Zhao tarafından birlikte kaleme alınan film, romanın merkezindeki Agnes karakterine odaklanan anlatı yapısını koruyor. Agnes rolünü canlandıran Jessie Buckley’in performansı özellikle öne çıkarken, film hem uyarlama dili hem de görsel atmosferiyle romanın sessiz yas tonunu sinemaya taşıma çabasıyla dikkat çekiyor. Hamnet, edebiyat ile sinema arasında kurduğu bu geçişle, romanın güncelliğini ve etkisini farklı bir mecrada sürdürmesini sağlıyor.
Bu ilginin Oscar ödüllerinde karşılığını görmesi bekleniyor. Senaryosu, O’Farrell ve Zhao tarafından birlikte kaleme alınan film, romanın merkezindeki Agnes karakterine odaklanan anlatı yapısını koruyor. Agnes rolünü canlandıran Jessie Buckley’in performansı özellikle öne çıkarken, film hem uyarlama dili hem de görsel atmosferiyle romanın sessiz yas tonunu sinemaya taşıma çabasıyla dikkat çekiyor. Hamnet, edebiyat ile sinema arasında kurduğu bu geçişle, romanın güncelliğini ve etkisini farklı bir mecrada sürdürmesini sağlıyor.

H. Nilgün Karataş
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden “gazetecilik yapmayacağım” diyerek mezun oldum ve yıllarca Milliyet, Dünya, Günaydın, Akşam, BusinessWeek Dergisi, Para Dergisi ve Hürriyet Gazetesi’nde “çok severek” çalıştım. Uzmanlık alanım ekonomi gazeteciliği olmasına karşın kitaplar ve filmler beni her zaman büyüledi, hayatı onlar üzerinden çözümlemeyi sevdim. Hep yazdım, çok yazdım; ilk yayımlanan romanım Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar oldu, Halen Suare Dergi, Bianet, Distopya ve Yeni Sinema Dergisi için yazarken öykü, roman ve senaryo çalışmalarımı da sürdürüyorum. Bu arada ikinci üniversite olarak İstanbul Üniversitesi’nde Felsefe Bölümü öğrencisiyim.


