Sinan Cem Çamözü
Kalabalıklar insanı yalnızlıktan kurtarmaz; bazen yalnızlığı daha da görünür kılar. İşte O (Her) bunu yapıyor. Sinemanın en gösterişsiz ama en çarpıcı filmlerinden biri olan Her (2013), geleceğin dünyasını anlatıyor gibi görünse de aslında bugünün insanına dair çok tanıdık sorulardan birini soruyor:
Birbirimize bu kadar bağlantılıyken neden bu kadar yalnızız?
Filmin yönetmeni Spike Jonze, neon ışıklarıyla dolu bir distopya kurmaz. Aksine, yarattığı dünya fazlasıyla düzenli, sakin ve kalabalık. İnsanlar sokaklarda yürür, metroda yan yana oturur, ofislerde çalışır. Ancak bu kalabalığın içinde temas yoktur. Herkes birileriyle konuşur; öylesine. Kimse gerçekten birbirine dokunmaz, kimse kimseyle gerçekten ilgilenmez.
Filmin ana karakteri Theodore’u canlandıran Joaquin Phoenix, yalnızlığı büyük bir trajediye dönüştüren bir karakter değil. Theodore, yalnızlığın gündelik hâline alışmış; kulaklığını takar, sokakta yürürken bile biriyle konuşur, arkadaşlarıyla buluşur; fakat bu ilişkilerin derinliği eksik gibidir.
Theodore’un en derin bağ kurabildiği kişi (!) Samantha. Günün her saati onunla konuşabilir, ona her şeyini anlatabilir. Ancak Samantha bedensiz bir varlık; sesiyle var olur. Samantha’ya ses veren Scarlett Johansson, fiziksel olarak görünmeden filmin en güçlü duygusal varlığını yaratır. Samantha dinler, anlar, yargılamaz. Üstelik her an oradadır. Bu ilişki, insan ilişkilerinin karmaşıklığını ve riskini ortadan kaldırır.
Bu noktada Her, modern insanın yalnızlığını dramatize etmek yerine normalleştiyor. Asıl kırılma da tam burada başlıyor.
Gerçek hayatta da kalabalık şehirlerde, açık ofislerde, sosyal medya akışlarında benzer bir hâl yaşanmıyor mu? Çevresinde yüzlerce kişi varken bile insanın kendi iç sesine hapsolabilmesi mümkün. Yalnızlık artık bir eksiklik de değil üstelik, standart bir yaşam biçimi hâli desek, abartmış mı oluruz?
Bizi bunları düşünmeye iten film tam bu noktada rahatsız edici bir soru soruyor:
Zor olan her şeyden arındırılmış bir ilişki gerçekten “yakınlık” mıdır?
Burada Theodore’un yaşamına bakmak gerekiyor, onun geçmişinden taşıdığı duygusal bir yükü var, o da eski eşi Catherine karakteriyle görünür oluyor. Catherine’i canlandıran Amy Adams, filmin insan ilişkilerine dair en sert ve gerçekçi yüzünü temsil eder. Onun varlığı, Samantha ile kurulan “kusursuz” bağın karşısına, kırılgan ama gerçek bir ilişki ihtimalini koyar.
Her’in dünyasında yalnızlık bireysel bir sorun değil; kolektif bir durum. Herkesin bir sesi, bir arayüzü var ama kimsenin gerçekten birbirine ihtiyacı yok gibi! Bu durum modern toplumun temel paradoksunu yansıtmıyor mu?
İnsanlar hiç olmadığı kadar kalabalık, hiç olmadığı kadar yalnız.
Filmin sonunda Theodore’un yaşadığı kırılma, yalnızlığın ortadan kalkmasıyla değil, onun kabulüyle ilgilidir. Samantha’nın gidişi teknolojinin ihaneti değildir. Bu, insanın kendi yalnızlığıyla baş başa kalma anıdır.
Her, kalabalıklar içinde kaybolmuş modern bireyin hikâyesini anlatırken umutlu bir çözüm sunmuyor ama şunu hatırlatıyor:
Gerçek bir bağ, her zaman kırılma ihtimali taşır. Ve belki de yalnızlık, bu ihtimali göze alamadığımız yerde başlıyordur.
Her ilk gösterime girdiği gün sevilen filmlerden biri oldu, hâlâ da ilgiyle izleniyor. Her’in bu kadar sevilmesinin nedeni, teknolojiye dair bir uyarı filmi olması değil şüphesiz. Film, yapay zekâyı bir tehdit olarak değil; insanın kendi duygusal ihtiyaçlarını erteleme biçimi olarak ele alıyor. Samantha bir “makine” olduğu için değil, hep hazır, hep anlayışlı ve hep sakin olduğu için çekici.
Bu da filmi bilim kurgudan çıkarıp gündelik hayata yaklaştırıyor. Çünkü çağımız insanı da tam olarak bunu arıyor: Zorlanmadan anlaşıldığı, incinmeden var olabildiği, kırılma riskinin minimumda olduğu bağlar… Her, bu arzunun neden cazip olduğunu inkâr etmiyor, bedelini de sessizce gösteriyor.
Theodore’un yaşadığı yalnızlık, teknolojinin ürettiği bir sorun değil aslında. Film boyunca anlarız ki sorun, insanın kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkide risk almaktan vazgeçmesi. Samantha’nın gidişi bu yüzden bir “kayıp”tan çok, bir hatırlatmak anlamına geliyor: Gerçek bağ, her zaman kontrol edilemez olandır.
Belki de Her, bu yüzden hâlâ bu kadar güncel. Çünkü bugün de kalabalıklar içindeyiz, sürekli bağlantıdayız, hep bir ses, hep bir görüntü yanımızda. Ama yine de bir noktada aynı soruyla baş başa kalıyoruz:
Bizi gerçekten duyan biri var mı, yoksa sadece kendi kendine yapılan konuşmaları, tekrarları mı dinliyoruz?
Film bu konu da kesin cevaplar vermiyor. Yine de şöyle bir yorum yapmak mümkün:
Yakınlık konforlu olduğu için değil; kırılgan olduğu için gerçektir.


