Kadir Horzum
“Asrın yeni bir umdesi var, hak kapanındır.
Söz haykıranın, mantık ise şarlatanındır.”
Neyzen Tevfik.
Eğer imkânım olsaydı, kafese kapatılmış tüm kuşları serbest bırakırdım. Lâkin biliyorum. onların hepsi de o kafese mahkûm. Yoksa ya av olurlar ya da ölürler. Mamafih insan, kendi zihninde yarattığı ile gerçeğin örtüşmediğini gördüğü anda hazin bir aydınlanma yaşıyor. Nitekim olgunlaşmak dedikleri de bu galiba. Hayal etmeyi bırakmak… Ne yazık bize! Böyle bir hayatı yaşamak zorundayız. Aklını kullanmanın, hazin ve renksiz; sürekli kendini tekrar eden, hatta bir çeşit bencillik ile sonuçlanması ne büyük bir felakettir, insanlık için. Umarım hikâyenin sonunda Narkissos gibi kendimizi tüketmeyiz.
Güneşin yüzüne gri örtüler örttüğü, yeryüzünün sıcak ve soğuk arasında kararsız kaldığı; sıkıntıyla yüzümüze gözümüze öfleyip püflediği bir gündü. Ramazan ayının getirdiği zamanı izleme hali mekâna hatta zamanın kendine dahi sirayet etmiş gibiydi. Sanki zaman bile kendine yabancılaşmış “Ben n’apıyorum!” diyerek, geriden kendi akışını seyrediyor gibiydi. Oldum olası durgunluk halini sevmeyen ben bile ağır aksak yürüyor, kafamı kaldırıp etrafa bakmıyordum. Nitekim kulaklarım açılmış olmalı ki Karaköy kalabalığının arasında kimsenin farkına varmadığı bir diyaloğu işittim.
“Şahin abi! Mola verelim abi mola! Şahin abi!”
“…”
“Hiç duyuyor mu! Hoop Şahin abi!”
Kalabalıktan sıyrıldım ve ilk bulduğum bina duvarına yaslanarak adamları seyretmeye başladım. Sesini duyuramayan adam, en sonunda omzuna vurmak suretiyle uyandırdı Şahin abisini. Şahin abisi elindeki süpürgeyi bırakmadan doğruldu ve “neden bölüyorsun işimi,” dercesine sert sert baktı seslenene.
“Abi iki saattir sokak süpürüyoruz. Şurda iki dakka soluklanmayak mı?”
Adam hiç tepki vermeden bulduğu ilk kuytuya geçti.
“İstanbul’un çöpü mü biter abi!”
Adam sıkıntıyla, derin bir nefes aldı. Sanırsın açlığını, susuzluğunu oksijen ile bastırmaya çalıştı.
“Elimizde iki çalı süpürgesiylen biz hiç bitiremeyiz.”
Dalgınlığı geçen adam eldivenlerini çıkarıp alnını sildi. Öbür adam bir sigara yaktı.
“Kusura bakma abi?”
Adam oralı olmadı.
“Ramazan sana bana abi!”
Onaylarcasına başını salladı.
“Baksana hele şu insanlara! Hele karılar! Her yerleri açıkta. İnsanın orucu da sakatlanır bu memlekette.”
Bakışları keskinleşti.
“Yanlış anlama abi, lafım sana değil! Genel! Tutan yine tutar amma işte…”
Adam bakışlarını yeniden sokağın kalabalığına çevirdi.
“Adaletini … dünyasında yine sen ben aç kalıyoruz, zenginler yine yiyip içiyor. Biz de artlarını temizliyoruz.”
Adam duymamış gibiydi. Konuşan, kolunu dürtü.
“Senin on yedinci senendi değil mi abi?”
Adam yorgun bir sesle “on sekiz” dedi. Öbürü abartılı bir ıslık patlattı.
“Sende de iyi sabır varmış abi. Benim daha iki sene bile olmadı ama bıktım. Adamını bulup kaçmayı bekliyorum. Hep buralarda mıydın?”
Adam cevap vermedi. Soruyu soran kendince konuşmaya devam etti.
“Gerçi söylemişlerdi burdan önceki yerini. Ne oldu da seni buraya attılar? Kimin köpeğine hoşt dedin abi?”
Adam yine cevap vermedi. Bakışları bambaşka dünyalarda geziyordu. Kanımca konuşmaya mecali yoktu. Öbürü yine dürttü omzunu. Kendine gelen adam yine derin bir nefes aldı. Bu ara önlerinden geçen bir genç yere yarım bir sigara attı. Adam önce izmarite sonra da geçip giden gence baktı ve yılgın bir öfkeyle süpürdü sigarayı. Diğeri, adamı coşturmak istercesine, “Cık cık cık” dedi.
“Babasının malı sanki buralar. İt herif! Böylesine vereceksin sopayı! Başka şeyden anlamaz bunlar abi!”
Adam çoktan köşeden ayrılmış işine başlamıştı. Öbür adam da söylene söylene ona katıldı.
Dizi havasındaki konuşmalar dikkatimi çektiğinden; köşemden onları seyretmeye devam ettim. Yarım saate yakın sokağı süpürdüler. Şahin abi denilen adam hiç sesini çıkarmadan, başını dahi kaldırmadan işini yaptı, diğeri de sürekli etrafa bakınarak, gelip geçeni süzerek. Aralarındaki garip çatışma bana, Anadolu’nun can sıkıcı, rahatsız edici sessizliğiyle, İstanbul’un insanı boğan gürültüsünü anımsattı. İftara yakın öbürü yine dürttü, Şahin abisini.
“Abi iftar saati geldi!”
Adam, kolundaki eski “Casıo f-91W” saate baktı.
“Abi bundan kaldı mı ya? Askerde bende de vardı bundan. Şafak sayardı.”
Adam hiç oralı olmamış, çoktan süpürgesi ve küreği elinde, Beşiktaş’a doğru yürümeye başlamıştı. O hızlı, uzun ve telaşlı adımlarla önden önden, arkadaşı da ona uymaya çalışan adımlarla Beşiktaş’a kadar yürüdüler. Meydandaki iftar çadırına vardıklarında arkadaki adam soluğunu nereden alacağını şaşırmış gibiydi.
“Abi sen misin oruç, ben miyim anlamadım. Bu ne hız?” Kuyruğa baktı ve yine bir ıslık patlattı.
“Bu sıra gelmez abi. Ama mecbur bekleyeğiz, n’apalım.”
Kuyruğun sonuna doğru yaklaştılar. Yirmili yaşlarında, soluk benizli ve sıska bir genç bekliyordu. Ne olduysa, çocuk sıradan ayrıldı. Bu ara bizimkiler sıraya eklendiler. Ben de hemen arkalarına. Derken çocuk geri gelip de yerine hamle yapınca Şahin abisi o sert bakışını attı çocuğa. Ardından da arkadaşı, sinir bozan sesiyle bağırdı.
“Hop hemşerim dur bakalım! Bir sen misin uyanık?”
“Abi ben burdaydım ya zaten.”
“Bana ne, bırakmasaydın sıranı! Geç şimdi arkaya!”
“Abi dakka olmadı daha.”
“Bana ne amınakoyayım!”
Şahin abisi ikisini de umursamadan önüne bakmaya devam etti. Sorunu çözemeyeceğini fark eden genç de kuyruk daha fazla uzamadan arkaya eklendi. Bu ara önümüzden bir kadın itiraz etti.
“Gel yavrum buraya. Gel benim önümde bekle.”
Küfreden yükseldi.
“Ne demek önümde bekle abla! Biz neciyiz burda? Bak sabahtan beri aç susuz dilimiz damağımıza yapıştı.”
“Sana ne kardeşim! Ben önüme alıyorum.”
“Abi sen de bir şey söylesene!”
Adam hiç sesini çıkarmadan ters ters bakmaya devam etti. Belki de bakışları öyleydi, bilmiyorum. Çocuk arkadan seslendi.
“Abla gerek yok, sağ ol.”
Kadının içine sinmese de önüne döndü. Genç, bir sigara yaktı. Çok konuşan adam alaycı ve provakatif sesiyle halka seslenir gibi konuştu.
“Adam iftar kuyruğunda sigara içiyor. Ona laf etsene abla! Neden etmiyorsun? Sizin gibiler yüzünden bu hale geldi bu ülke. Din, ahlak hiçbir şey kalmadı.”
“Abi sigara içeyim diye ayrıldım, yerimi aldın. N’apayım?”
“Ne demek n’apayım. Burası iftar kuyruğu, ne işin var burda?”
Çocuk tam yükselecekti ki arkadan yaşlı bir teyze sırtına vurdu.
“Yavrum geç şurada iç de gel. Ben yerine bakarım.”
Beş dakika sonra da daha yemek sırası bize gelmeden ezan okundu. Oruçlu olan adam mırıl mırıl dualar eşliğinde bir sigara yaktı. O yakınca önlerindeki kadın ve arkaya geçen genç itiraz ettiler.
“İçemezsin kardeşim! Beni rahatsız ediyorsun. Çık sıradan, az ötede iç!”
“Beş dakika önce bana içirtmediniz. Şimdi siz de içemezsiniz.”
Adam, sanki orada değilmiş gibi sigarasını içmeye devam ediyordu. Diğeri cevapladı onları.
“Ezan okundu kardeşim, ezan! İstediğimiz kadar içeriz. Size ne?”
Bu ara görevlilerden biri uyarınca adam sert adımlarla sıranın dışına çıkmak zorunda kaldı. Merakla, o sert bakışların, her nefeste nasıl yumuşadığını imceledim. Sanki çektiği her nefes, tüm gün çektiği özlemin sessiz tasviri gibiydi. Belki de suyu bu kadar özlememiştir. Nitekim ilk sigarası bittiğinde, sanki dünyaya yeniden gelmiş gibi bir mutlulukla geri yerine gelince herkes itiraz etti. Adam bu sefer kaşlarını çatmadan, sakin ve tok sesiyle cevapladı.
“Herkes haklı bu memlekette de bir biz haksızız.”
Yemeği yemeden ayrıldım sıradan.
Barbaros heykelinin önünden denize doğru bakarken aklıma Neyzen’in o meşhur sözleri geldi.
Hepsi de kendisinin gittiği yol doğru sanır,
Razıdır yaptığına az buçuk elden utanır!

Kadir Horzum, Uşak doğumlu. Eğitimini Balıkesir Astsubay MYO, Anadolu Üniversitesi AÖF İşletme ve Sosyoloji bölümlerinde tamamladı. Halen Aile Danışmanlığı ve Yaşam Koçluğu yapıyor. “Kafamdaki Kalabalık” ve “Kalabalıktan Kalanlar” isimli iki adet kitabı Banliyö Yayınevi tarafından yayımlanan Horzum, yazmaya devam ediyor.

