Melek Toksoy
Bir arının saksıdaki çiçeğe konuşunu izlerken komşu arkadaşımla çaylarımızı höpürdetiyorduk. Sokağın başındaki evden bağrışmalar, çığlıklar patladı ansızın, evdeki ahşap merdivenlerden patır patır bir şey yuvarlandı. Elimizde çaylar, birbirimize yuvarlak gözlerle bakakaldık.
“Benim dediğim olacak, görürsün sen,” diyen tiz sesli kadının cümlesi aramıza kadar uzandı. Derhal bardakları masaya koyarak koşturduk. Merdivenden biri düştü mü, düşürüldü mü, konu neydi, ne yapacağız telaşıyla, onların rutini ama bizim her defasında kalbimizi bastırarak şahit olacağımız durumlardan biriydi muhtemelen. Böyle düşünüyordum, kapıyı patlatırcasına çalarken. Kadın açtı, dimdikti, sonra dudakları buruldu, boynuma sarıldı. Arkadaşım merdivene koşmuştu görüyordum. Neyse ki adam yukarıdaydı, fırlatılan ise sebildi; bir karo taşını delerek durmuş, parçalanmıştı. Bir solukta çıkmıştı arkadaşım yukarıya.
“Ne yaptım ben şimdi bu kadına? Enginar yemeğini Necla çok lezzetli yapmış,” dedim. Vay ben yapamıyor muyum, dedi. Oradan konu hayırsıza çıktı,” derken adamın sesi titriyordu, eli kalbinde. “Turhan seninle alay ediyor zaten, dedi. Kızların arkadan nanik yapıyorlar, dedi. Yapmazlar, dedim. Hepsi bu…”
Konuşmaları dinleyen kadınsa elimi bırakmadan beni de çekti yukarıya. Tansiyonuna bakalım diye elimize uzattı aleti. Kendi sardı bandajını hatta. Bir yandan söyleniyordu. “Lafımın üstüne laf koyma! Nasılsa geçecekti, büyümeyecekti konu,” derken kuru gözlerini sildi.
Uzun yıllar aynı mahallede olduğumuz için her bireyini iyi tanıyorduk bu ailenin. Evet, ama zamanla görmüştüm ki; her defasında bize intikâl eden kavgalarında haklıyı –mağduru- karıştırır olmuştuk. Düşünmeye başladığımız günlerdi: Duruşumuzu değiştirmeliydik. Ama kadını ürkütmeden… Yoksa asıl mağdur olanlar hepten ezilip kaybolacaklardı. Olaylarının akışına göre kadına ve diğer aile bireylerine nasıl davranacağımız üzerine fikirler yürüttük ailemle ve bunlara yakın başka bir aileyle birlikte. Minik hilelerimiz kaçınılmaz olacaktı, mecburduk. Mahallede dip dibeydik, zaten kavgalarına karışmamızı bekliyorlardı: Kadın kavgayı örtbas edip, akabinde gündeme yerleşmek için, ailesi ise avutulmaya ihtiyaç duydukları için. Biri biraz alttan alacaktı diğeri biraz üstten inecekti. Başka da oluru yok görünüyordu.
Oturdum internetten araştırmalar yaptım, düşünürleri, filozofları okudum, ailemle fikirler ürettik. Bu insanlara dokunmak istiyordum. Kendimce tespitlerde bulundum.
Komşumuzun adı Nefise. Hastaydı. Doğuştan gelen ölümcül kıskançlığı vardı, asıl önemlisi günlük yaşamında hareketlerinin bir sonraki anında “ne yapacağını bilememe hastalığı”na sahipti. Sevmeyi de bilmez, sevilmeyi de. Durum baştan trajikti. Yaşamın her anında, her adımında ilgi odağında kalmak onun temel varoluş felsefesiydi. Bu uğurda tükenmeyen enerjisiyle, akla gelmeyecek irili ufaklı her yolu deniyordu. En iyi bildiği zanaat ise; ailesinin kendine yaptığı zararlardan kaynaklı ruhsal durumunun, hatta karakterinin acıklı bir şekilde değiştiğini -özrü buydu- buna bağlı olarak aile içinde ve dışında birini bir diğerine, kendine inanmaya hazır çevresine kötülemekti. Tesellisi de bu kötülük karşılığında acınıp avutulmaktı. Yakalanacağını fark ettiğinde veya bir viraja denk geldiğinde ya da konunun vardığı yeni bir aşamada, oyun sahasına hemen yeni manevralar sürerdi. Kurgulanmış hastalıklar, fiziksel düşmeler ya da çarpma mizansenleri. Çıkış bulamadığındaki kurtuluşlarıydı… Hakikati örtme sanatını kaos yaratarak zenginleştiriyordu. Hakikat ise belki kendinin bile unuttuğu kaosun başlama sebebinde. Ya da hakikat; “bu ne yapacağını bilememe” durumunu; yetersizliğinden şahlanan kıskançlığı ile sarılmış bir ömür kapatma azminden doğan sonsuz yaratıcılığındaydı!
Biz de aynı mahallede oturanlarla durum değerlendirmesi yapmaya gayret ettik. Gayret diyorum çünkü birçoğu anlamadı, “kadın zavallı” dediler, “anlamıyorsun kızları çok hain” diye eklediler. Kızlarının karanlık odada birbirlerine sarılarak fırlayan hıçkırıklarını nasıl bastırmaya çalıştıklarını – annelerine seslerinin hiç yükselmediğini söyledik- omuz silktiler. Bizi anlayan da sustu, anlamayan da. Bir aile de sebepsiz -ya da hasetliklerinden mi nedir bilemem- bu değerlendirmeleri noktasına, virgülüne kadar Nefise’ye taşıdı. Nefise de beynine ve kalbine çekemediği o cümleleri -ki tabii taşınan cümleleri doğru aktardılarsa- tepsisine koymuş bir halde kapımıza dayandı, içindeki patlamalarıyla hepsini üstümüze boşalttı. Velhasıl aile içi ve dışı çatışma ritüelleri devam etti. Yıllar geçti.
Nefise, kazanmak uğruna, sonunda yine kendisinin kendine biçeceği bir cezaya düşeceğini bile bile her hileyi mübah görüyordu yaşamında. Ruhunda kuramadığı bir mahkeme boşluğu vardı. Karşı taraf bu oyunları sezse de bir süre sonra şüpheye düşse de “Aman o iyi olsun da kaos bitsin,” dileğiyle, istemeden de olsa bu tiyatroya dahil olup kadını galip ilan ediyordu. Görünürde kazanan kadın, kaybeden ise oyuna çekilenlerdi.
Peki, gerçekten öyle miydi?
Nietzsche’nin penceresinden bakıldığında bu kadın; öz değeri olmayan, trajik bir figürdü. Çünkü insan değeri, gerçeğe ne kadar tahammül edebildiğiyle ölçülür. O ise gerçeği göğüslemek yerine, onu maskelerle ve hastalık simülasyonlarıyla parçalamayı seçmişti. Onun “kazanımı” aslında en büyük kaybıydı; yalanlarının labirentinde öylesine kaybolmuştu ki, gerçeğin sert ışığı vurduğunda kendinden geriye hiçbir şey kalmayacaktı.
Freud bu tabloyu görseydi, muhtemelen “ikincil kazanç” kavramını masaya yatırırdı. Kadın için hastalık ve kaos, bir savunma mekanizmasıydı. O aniden gelişen baygınlıklar veya sakarlıklar, ruhsal bir çıkmazın bedene yansımasından ibaretti. Çevresindekilerin “kaos bitsin” diye teslim olması, kadının bu patolojik döngüsünü besledi. Freud olsa kesin şöyle derdi: Bu kadın, sevilmek için “acınası” olmayı bir silah haline getirmiş; libidosunu yalnızca kendi yarattığı bu drama hapsetmiş. İlgi açlığı çeken çocuksu tarafı (id) ile toplumsal beklentiler (süper ego) çatıştığında, ortaya bu “mağduriyet maskesi” çıkmış.
Ama bu bitmeyen bir mağduriyetti. Zira sevmeyi de bilemeyen bu karakter sevilmeyi de hissedemediğinden bitmez bir döngüdeydi. Gerçeği gören biz yakınları uygun bir dille kadını ve diğerlerini uyarmıştık, nafile. Nefise tarafından çembere alınmış olanlar, bizleri suçlayarak dinlediler. Nefise’yi daha da çok avuttular, hatta yetinmeyip “cezalandır onları” diye yüreklendirdiler. Yani daha çok itaat ettiler, daha çok bilediler.
Sakin bir gün, neşemizde yerindeyken annemle konuyu açtık usul usul. “Bir gün yalnız kalırsın, yapma böyle Nefise. Sinirin gelince çağır beni yürüyüşe çıkalım, dikkatini başka yere vermelisin,” dedi annem.
“Yürüyüp ne değişecek ki, hem ne yapsam kabul ediyorlar, kötü oluyorum affediyorlar ya da susuyorlar, ben de istediğimi elde ediyorum. N’apayım! Onlar da akıllı olsalardı!”
Bunu açık açık söyledi Nefise, oyunlarına bir süre ara verdi ama ilk fırsatta döndü. Avutmalarla, itaatlerle beslenirken, aldığı akıllarla,yeni bir boyuta çıkan oyunlarına kendini yine kaptırıverdi, çünkü sorgusuz kucaklıyorlardı, hâl böyle olunca da saldırganlığı daha da yaratıcı oluyordu.
Nitekim bu döngü, hep aynı oyuncular ve benzer çevreyle ya da Nefise’nin planlayarak seçtiği insanların eklenmesiyle devam etti. Şayet Nefise’nin oyunlarına direnen, yaptıklarını onaylamayanlar olursa, kaosun yönünü hemen onlara döndürüyor ve işine gelmeyeni ustaca uzaklaştırıyordu. Sonra rotasını yeni, daha “seviyeli” destekçilere bir nevi kurbanlara çevirdi. Yüzündeki masumiyet maskesi ve her daim yanında tuttuğu ailesi, onun en kıymetli malzemeleriydi. Yeni kişilerin beklediği nazik davranışları saniyeler içinde kopyalayıp hileleriyle birleştirince, coşkulu sahneler yine onundu. Ama Nefise gerçekten kazanıyor muydu? Zaman geçip yaş aldığında, yanında gerçekten kimse kalacak mıydı?
Nefise arada bir bunu da düşünmekteydi. “Beni ailemden başka kimse çekemez, ben zaten kendimi çekemiyorum,” derdi zaman zaman. Yaptığı bu öz eleştiriyle ailesinin yeri geldiğinde gönlünü de aldığına sıkça şahit olduk.
Jordan Peterson’ın vurguladığı gibi; eğer insanlığın en az yetenekli olduğu konu “yalanlar olmadan yaşamak” ise, bu kadın yalanı bir solunum cihazına dönüştürmüştü. Kendi samimi güdülerini çok iyi bilirdi ama uygularken unuturdu ya da yüzüne çarpıldığında kabul etmezdi. Yalancı bir rahatlatma peşindeydi, üstüne üstlük gururunu da kurtarmaya uğraşıyordu. Haliyle sadece dışarıdan gelecek onaya endeksli yanlış hedeflerin peşinde savruluyordu.
Hâlbuki ailesini ve biz yakın çevresini dinleseydi -o diğerleri yerine- kendini engelleyemeyen patolojik ve genetik sorunları olan Nefise’nin ve hâliyle yanındakilerin hayatı; ‘olabileceğinin’ ötesinde daha iyi ve kuşkusuz daha kolay olabilirdi. Davranışları kopyalayan yapısını özellikle dikkate alarak, doğru noktalarda doğru yaklaşımda bulunan bir çevrenin destekleyebileceği bir denge ile çok şey değişebilirdi hayatlarında.
Eskiden anlatırlardı karı koca. Kızları üniversitede olduğu yıllardan. O şehirdeki yeni komşuları kızların erkek arkadaşlarını tanımaları için eve davet etmelerini önermişler, bu yaklaşımın erkek – kız dostluklarının sağlıklı gelişimi için gerekli olduğunda ısrar etmişler. Nefise hemen havaya girmiş, anlatırken çok belliydi bu ve tutucu olan kocasıyla savaşmış, ikna etmiş, kızlarının erkek arkadaşlarını eve davet etmişler, zamanla aynı masada kadeh tokuşturmuşlar. Arada nüanslar, iniş çıkışlar olmuş belliydi ama Nefise komşuları sayesinde vizyonunu genişletmişti ve bunun O’na ve ailesine iyi gelmiş olduğunu görebiliyorduk… Keşke bu örnekler çoğalsaydı da yaşamın kaosu içindekileri yakıp geçmeseydi. Davranışları kopyalayan yapısını, buna rağmen üstün olma savaşını özellikle dikkate alarak, doğru noktalarda doğru yaklaşımda bulunan bir daimî çevrenin destekleyebileceği bir dengede çok şeyin değişebileceğini görebilirdik. Ama sesimizi duyuramadık…
Maalesef o malum çevresi ile olan hayatına yine devam etti, daha donanmış olarak. Nefise’nin elinde hâlâ bir yem tası vardı; akrabaları ve seçilmiş yakın çevresi o yemin ardından giden bir tavuk sürüsü gibi peşine takılıp eğlenerek beslendiler. Kadına acıyarak kendi hayatlarına şükrederlerken, bir yandan da ondan nemalandılar; bu yalnızlıklarını gidermek için de oldu, nitekim karınları doyunca ya da yorulduklarında ilk fırsatta terk ettiler. Onu pohpohlayanlar, aslında kadından öğrendikleri hileleri parlatarak günü geldiğinde onu kendilerinden uzaklaştırdılar. Bunu öyle ustaca yaptılar ki, “kader” diyerek üzülmüş gibi sahneden çekildiler.
“Kocamın vefatından beri aynı şehirdeyiz. Şimdi neden geri dönmemi istiyorsun kardeşim?”
“Biz de yaşlandık, herkes kendi köyüne artık!”
“Eskiden böyle demiyordun?”
“O eskidendi, kader böyleymiş!”
“Nefise’nin, zamanında çarparak çıktığı kapılar, ardındaki aynı kişilerce açılacaktır” demiştik kızlarını terk ettiği zamanlar. Nitekim öyle de oldu.
“Nefise gerçeği idrak ettiğinde, iradesinin zayıfladığı o yaşlılık günlerinde, son büyük oyununu yine o hiç ayrılmadığı ailesinden kalanlara oynayacaktır” dedik, tahminimiz yine çıktı. Yine mağdur, yine yapayalnız kalmış da, ailesine mecbur bırakılmış gibi bir mizansenle geri çekildi. Yanında kalanları kötülemeye devam etse de o çevre artık ona sadece “kadersiz kadın” deyip geçiyordu. Yanında kalanlar -ki buna bizler de dahiliz- sadece üzülüyorduk. Elimizden artık başka da bir şey gelmiyordu.
Hakikat; hileler yumağına sarılmış, boş geçen koca bir ömürdü Nefise için. Bu yumak avucuna en inandıklarınca tutuşturulmuştu…
Nefise’nin o çevresi, Byung-Chul Han’ın deyimiyle bir “teşhir toplumu”uydu. Herkes birbirinin oyununa, kendi çıkarı bitene kadar seyirci kalıyor sonuçta. Han’ın da belirttiği gibi, günümüz insanı hem kurban hem de cellattır. Nefise de kendinin ve ailesinin hem kurbanı hem celladı olmuştu.
Kaybeden Nefise ve ailesiydi; kazanan ise bu dramdan nemalanan kendi seçtiği çevresi oldu. Halbuki o dış çevre, ailenin ve kadını dipten tanıyan bizlerin uyarılarını duysaydı, kadının çığlıklarını önce ailesiyle muhatap olarak anlamaya çalışsaydı ve hilelere çanak tutmak yerine sınırlar koysaydı; Nefise belki hayattan başka türlü keyif almayı öğrenebilir, ruhu ailesiyle ya da o doğru yaklaşabilmiş olanlarla bir nebze olsun iyileşebilirdi. Acı, kaos, melankoli, yitirilmiş bir hayat, yanık bir yaşam sözcükleriyle anlatılacak bir ömür nispeten daha hafif sözcüklere evrilebilirdi.
Gerçek trajedi, yaşlılıkta elinde kalan o “mecburiyet” hissidir… Freud’un “tekrarlama zorlantısı” dediği şey tam da bu olmalı: Aynı hataları, aynı veya değiştirdiği çevreyle, farklı maskelerle sonsuza dek yinelemek… Hakikat ise orada, Nietzsche’nin dediği gibi tahammül edilmeyi beklemektedir; ancak bu hileler yumağında kimsenin gerçeğe bakacak kadar güçlü bir gözü, dürüst bir kalbi kalmamıştır.

Melek Toksoy, Antalya doğumlu. Ege Üniversitesi Fen Fakültesi’nde okudu. Turizm ve otelcilik alanından emekli oldu. Yaratıcı yazarlık atölyelerine katıldı; insanlar, hayvanlar, doğa her daim ilgisini çektiğinden, sandığından günlük ve karamalarını çıkartarak yazın hayatına başladı. Beş kolektif kitapta öyküleri yer aldı, çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı.

