İBRAHİM DAŞ İLE OTOMOBİL VE SİNEMA

Sinema ve otomobil, aslında 19. yüzyılın sonunda aynı rüzgarla yola çıkan, birbirini besleyen iki büyük tutku. Biri insanın görme biçimini değiştirdi, diğeri ise dünyadaki yer değiştirme hızını. Bir sinema yazarı olarak bu iki disiplinin kesiştiği noktaya baktığımda, otomobilin perdedeki ilk belirişini basit bir tesadüf olarak görmüyorum; bu, modernizmin gümüş ekrandaki ilk gövde gösterisi denilebilir. Otomobilin sinemadaki serüvenini, kronolojik bir olgunlukla şöyle özetleyebiliriz:

Belge Olarak Otomobil (1896-1900)
Sinemanın emekleme yıllarında, Lumière Kardeşler’in kamerası sokağa çıktığında, otomobil henüz icat edilmiş çok taze bir mucizeydi. 1896’dan itibaren çekilen Lyon ve Paris sokak görüntülerinde, at arabalarının yarattığı o kaotik trafiğin içinden ağır ağır geçen ilk motorlu araçları görürüz. Burada otomobil bir karakter değil, “yeni dünyanın” dekorudur. O karelerdeki titrek görüntü, aslında bir devrin kapanıp yenisinin açıldığının en net belgesidir.

Aksiyonun Doğuşu: The Runaway Match (1903)
Otomobilin sadece bir nesne olmaktan çıkıp, dramatik bir unsura, hatta bir “suç ortağına” dönüşmesi 1903 yılına dayanır. Alf Collins imzalı “The Runaway Match”, sinema tarihindeki ilk otomobil takibini bize sunar. Evlenmek için kaçan bir çift ve onları kovalayan bir diğer araç… Sinema seyircisi o gün, hızın yarattığı gerilimin koltuğuna ilk kez oturmuştur. Bu film, bugün hayranlıkla izlediğimiz o büyük prodüksiyonlu kovalamaca sahnelerinin temel taşıdır.
Şehrin Yeni Ritmi: Market Street (1906)

1906 yılında, San Francisco’daki büyük depremden hemen önce çekilen A Trip Down Market Street, dönemin şehir hayatını doğrudan kayda alan filmlerden biridir. Hareket hâlindeki bir vagonun önüne yerleştirilen kamera, Market Street’in günlük akışını olduğu gibi gösterir. At arabalarının ve yayaların arasında ilerleyen birkaç otomobil, henüz az sayıdadır ama dikkat çekicidir. Bu görüntülerde otomobil bir gösteri unsuru değil, yaklaşan değişimin sessiz bir işaretidir.


