Sibel Kırcadere Uslu
“Kim bilir ne derdi var,” dedi, şezlongunda hafifçe doğrulmuş güneş gözlüklerinin üstünden adama bakıyordu.
Yaşlı adam en fazla altmış yaşında olmalıydı ama fazlasıyla çökmüş görünüyordu. Adam, çökmüş adam desek doğru olur, güneşin alnında, sarı incecik kumun üzerinde ağır adımlarla yürüyordu. Dirseğinin hizasına astığı plastik büyük sepette mısır satıyor olmalıydı ki “mısır var, taze süt mısır var!” diye bağırıyordu. Bağırmak dediysem, avaz avaz, pazarcı veya işportacı gibi değil, konuşma sesinin bir üst perdesinden sesleniyordu şezlonglarında keyif yapan insanlara. Arada bir duruyor, sandaletinin yanlarından ayağına giren ince, alev sıcağı kumları temizliyor ve kuma bata çıka; kumdan kaleleri bozmamak için rotasını ara sıra değiştirerek ilerliyordu.
Sandaletini temizlemek için bu sefer, Sedef ve Linda’nın şezlonglarının hemen önünde durdu. Sedef’in söylediğini duysa da duymazdan geldi. Hep böyle yapardı.
“Öf Sedef, tatilde bile bir dram hikayesi arıyor ve buluyorsun,” diye söylendi Linda.
Linda, Sedef ile buraya gelince, neden o kadar da samimi olmadıklarını anlamıştı. Tatil dönüşü ‘merhaba’yı bile kesebilirdi. Derlerdi ya hani, arkadaş ya yolculukta ya yatıda belli olur diye, işte Sedef de kendini belli etmişti. Üstelik zayıf olduğunu Linda’nın gözüne sokar gibi, minicik ve incecik elbiseler giyip kırıtıyor, etraftaki insanların dikkatini yeterince çekmemişcesine, bir fahişe gibi yüksek sesli kahkahalar atıyordu. En dayanılmaz huylarından biri de her an, her dakika konuşacak bir şeyleri oluyordu. Mısır satan adam için bile bir yorumu vardı ve şimdi onu anlatıyordu.
“Baksana omzundaki dövmeye life is good yazıyor. Belli ki önceleri gerçekten bir hayatı varmış zavallının…”
Sedef anlatırken, çökmüş adam sandaletini temizledi. Elindeki ağır plastik sepeti kuma koydu. Dakikalardır kendisi hakkında konuşan kadına ilk defa baktı. Yüzünden hiçbir duygu okunamıyordu. Kızgınlık, öfke veya anlaşılmış olmanın huzuru. Hiçbir şey yoktu. Sedef adamın başına gelmiş olası kötü senaryoları yandaki şezlongda uzanmış Linda’ya anlatmaya devam ediyordu. Linda şezlongda tıpkı bir deniz aslanına benziyordu. Kırmızı bikini giymiş bir deniz aslanı. Kum, çökmüş adamın ayaklarının altına doldu yine. Çökmüş adam, burnu kapalı bir sandalet giymediğine pişman oldu. Hâlâ konuşan, bir çırpı kadar zayıf, pembe bikinili kadına bakıyordu. Elini kargo şortunun altı cebinden birine soktu. Parmaklarıyla ısınmış çeliği kavradı. Güneş kadar sıcaktı. Çökmüş adam gözlerini bir an kapadı. Çok sürmeden geri açtı. Uzun bir adım atıp Sedef’in yanına ulaştı. Cebinde sıkı sıkıya kavradığı bıçağını çıkarıp kadının karnına sapladı.
Yanındaki şişko kadın, Linda, çığlık atmaya başladı. Çığlık, sessizlik, çığlık, sessizlik, çığlık… Kimsenin duymadığı bir melodiye çığlığı ile ritim tutuyor gibi. Sedef ise sessizdi. Gözleri kocaman açılmış, karnındaki kan fışkıran yarayı elleriyle nafile kapatma çabası içindeydi. Çökmüş adam, kanın kaynıyor olmamasına şaşırdı. Bu kadar sıcakta, kendi damarlarındaki kanın kaynadığına kesinlikle emindi. Kanlı bıçağını cebine geri soktu. Plastik sepetini yerden aldı. Sedefe dönüp,
“Benim iyi hayatım hiç olmadı. Tüm iyi hayatları tıpkı şezlonglar gibi sizler erkenden kapmıştınız,” dedi.

Sibel Kırcadere Uslu
Bursa’da doğdu. İlk, orta, lise ve üniversiteyi Bursa’da okudu. Bursa’da yaşıyor. Zehra Su ve Zeynep Ada’nın annesi. Kehanetteki Çocuk Suzan Orto ve Fırtınadaki Çocuk Suzan Orto serisinin yazarı.


