Kenan Doğru
İsyan eden gözler kör bir de itaatkâr kulaklar duymaz diye yazarız bazan; o garip satirik anların sayfalarını çevirdiğimizde, bazan yazdığımız da okunmak için değil, hatta kendine bile değildir. Uyandığında içine sığamayan, bir çıkış yolu olarak yazıda kendini icat eden o şey; kalemini alıp yerine geçer, işini icra eder ve dünya ile kendince bir dilde konuşur. İşte o vakit demlenen suskunluğun da bir mana kazanmış olur senin tarafından da.
Sathi kimliğin altında yok saydığımız tin, evrenle ile arasındaki dili bulmadan konuşamaz. Kendisi ile bir bağı olmayan insanın yaşamla da bir bağı yoktur; hatta, kaderidir tekinsizlik. Ortalama bir insanın nefreti, kalbinin kurdudur ve yiyerek bitirir en güzel şeyleri. Meydanlarda çığırtkanlık edenlerin yükseldikçe sesleri, hiç anlamazlar kalplerinin yolunu kaybettiğini. Sonunda iyi bir ortak olamasak da dünyayla, çürüyerek bir parçası oluruz ortak kaderlerimizin.
Mutlak bir yalnızlığı, mutlakiyetini kaybetmiş olan, gerçeklikten kopmuş kalabalık bir akıl ister ancak. Şimdi anlayabildin mi insanın paradoksunu?
Yapaylık bizi bağlamlarımızdan koparır, olmadığımız o şey olan makineye çevirir ve makine olmadığımızı anladığımız gün, bir güzel çekerler fişimizi. Ama yine de yaşamak isteriz! Bundan dolayı bir kapı zilinden farkımız yoktur; bir an bir hata yaparsın, alarmlar çalar ve bir korku gelip bulur seni onu düzeltmen için.
İnsanın çelişkisi her daim onun altını kazan bağımlılığıdır; tutunmak için hep ötekileştirmeden, bir karşı taraftan besleniriz; çünkü ancak öyle görünebilir, varlığını ancak öyle ikame edebilir tekinsiz. Mesela fakirlik senin için gerçeklik değil de çirkin bir sıfat ise, o zaman onu hor gördüğün için en iyisi zenginlerden nefret etmektir ya da o kutsal evliliğin peşinde olmak; anlamadıysan eğer zarafetin nimetlerini, o zaman da en iyisi bir taşralı bulmak lazım, bahçemizdeki taşların bize ait olmadığını söylemek için. Ve böylece toprağına kirli tohumlar ekenin, zehirli sarmaşıklar süsler duvarlarını.
Zıtlıklar karışsın diyorsan eğer, kokuşmuş bu çağın nefreti ile dokunup iz bırakamazsın evrenin kuytu bir köşesinde öyle; dediğin gibi yaşamazsan düşündüğün gibi de olamazsın; insan kendisinin olmayan hayalidir, yani bir çürümedir. Bu dünyaya bir faydan yoksa eğer, o zaman zararın vardır demektir. Hassasiyetleri gözetip etrafımızdakileri kırmamak için çabalıyorsak, işte bunu, sadece bilerek yapabiliriz ancak.
Ve kırılan sadece insan değildir! Böylece görünmez olanın bıraktığı izler de görünmezdir; kimi iyileştirdiğini bilemeyiz. Bir içten tebessüm, belki de kaybolmuş birine, kulübenin nerede olduğunu göstermiş olacaktır; ama bu sadece, sen o karanlık ormanda öncesinde kaybolduğunda mümkün.
Yaşam dururken yürür, şahlanırken bir rölyefin taşa kazındığı gibi dona kalır öyle karşında. Kendini kaybetmiş insan renk körü olduğu için pek o anları göremeyiz; fakat dikkatli bakarsak: itaatin renkleri isyanın motiflerinde gizlidir. Yaşam tuzaklarla doludur; nasıl ki aynadaki yüzü hep aynı yüz zannediyorsan, evinin camlarını da kirlenmiş olduğunda anlarsın ancak; ama ne zaman kirlendiğini görmezsin. Hatta birisi oraya bir kalp çizmiştir, hatırlamazsın kim olduğunu; sınırlarımızı içeriden çizeriz ama nerede bittiğini bilmeyiz hiç, ta ki, isyankâr son kapıyı zorladığında, itaatkâr parmaklıkları sertçe perçinleyene kadar.
İnsan nedir zannediyorlar, anlamıyorum! Koşu bandında yerinde saymak için koşan, plastik bir yaratım mı? O saçma şey olmadığımız için güzeliz, çünkü yüzümüz sürekli değişiyor, çünkü gerçeğiz, yaşam biziz, ta kendisiyiz. Ve yeri geldiği için söylüyorum: “Hiç var olmayanın, görünmez bir dünya ile konuşmasından arda kalan, o karalamalardır, “İnsan”ın uzaktan bize görünen karartısı.” Yaşamımızda bir kez de olsa deneyimlememiz gereken de budur bence. Tek bir gün olsaydı ömrümüz, şu dünyada gerçekten neyi umursardın en çok? Bir trajedi aramak mı tüm hevesin? Yoksa içimizdeki baş kaldıran ile boyun eğenin, kendi uydurdukları şeylerin peşinden iz süren bu sefillerin, bir günlük hayatlarını bile, birbirlerine inkâr etmelerinden daha büyük bir tragedya var mıdır bu dünyada sence?
Söz konusu içini dökmek ise eğer, katarsis ile sis aynı anda gelir düzlüklere. Görünen puslu bir gerçeklik olsa da bizi berbat yalanlarımızdan uzaklaştırır. Zamandan koptuğumuzda bir kalemin sivri ucuna takılır, her neredeysek çıkar geliriz dünyaya. Şimdilerin nevrotik bir edinimi olan o titrek parmakların tuşlara dokunması ile bir ritim kazanırız. Peşi sıra kulağımıza gelen tuş sesleri, derin aralıklar ve uzun duruşlar, suskunluklara konuşmadan daha çok anlam yükler.
İyi biliriz ki kibir isyankârın işidir, gurur da itaat edenin. Kim bilir belki de bu çatışan tek ruh ikizleri, naifliği aşağılık görürken, beraber inanmışlardı kurtarıcısına; yoksa aydınlanma çağında, neden hep öyle karanlık önde çıkagelmişti ki varış çizgisinin ufkunda?
İsyankâr, karanlıkta bir gölge, itaatkâr da ona ışık tutan o karanlığın ta kendisi olsa gerek. İnsanın kendince, insanlığa tasavvur ettiği dünyasının nesnesi olmamız bir gerçekse; onun bildiklerini tekrarlamamız, ne işe yarar ki o zaman akıl dediğimiz şey! Eğer bir “kıymet-i aliye”si var idiyse de şimdiye kadar olan edinimlerimizin, o zaman göz göre göre kaldırımlarda sessizce ölür müydü ağaçlar? Yerden taş sökenlerle dükkânlarının perdelerini çekenler, olur muyduk karşılıklı? Hep kandırıldık, aldatıldık. Evet, isyankâr bize emrediyordu biz de ona itaat ettik; itaat eden kabul ediyordu biz bundan bile şikâyet ettik,” mi diyecektik yoksa?
Nasıl anlatsam ki bilmiyorum; kavramların içi kazınmış, daha doğrusu ona yüklenen anlamlar o kadar sığ ki bilebileceklerimiz, sonsuz bir zamanın içinde gizemini hunharca sıradanlaştırdığımız, o bitmek bilmeyen hayatlarımız yetmiyor maalesef. Bir ürkeğin gölgesi ile uyuşur, yerimizde sayarız bir ömür; onun için zaman hiç geçmez sıkılanlar için.
İçimizde saklanan Quasimodo’ları, görünmek isteyen Esmeralda’ları ya da kendisini hunharca kırbaçlayan Dom Claude Frollo’ları ötekileştirmeden önce biraz kopmak gerek içinde bulunduğun sentetik zamandan; en azından denemek bir şekilde. Bir an olsa da olduğun yeri terk edip, düşünsel olmayan başka bir pencereden, zamansız bir yerden bakmak yaşama; gözlerimizi sonsuzluğa açmak gibi. Yıldız tozunu rüzgarlardan ayrıştırmadan ve ayağımıza takılan taşları hissederek, ayak basmak insanın toprağına.
Sezgilerimiz boyun eğen zihinlerimiz gibi itaatkâr değildir ya da aklımız gibi isyan etmez. Bize hep bir şeyler anlatmak ister, ama ayağımıza gelemezler. Saniyelerin yavaşladığı, hatta durduğu an adımlarımızın vardığı yerdir; orada her şey tersine döner birden, bir mucize gerçekleşir: Ölü dirilir. Zaman hiçbir tarafa akmaz o zaman; gelip geçen bir şey var ise o da bizizdir. Hayat, var olanın yok olmasıdır ve bu sıradan gerçek önemsiz gözükse de biz kendisi tarafından lanetlemiş “antropontolojik” varoluşların, her aynaya yüzünü çevirdiğinde, karşılaştığı ama fark edemediği bir andır. Aslında sıradan olanın gerçekliğidir, gizem. Ama konuşan kafalar her seferinde önyargıların ihtişamlı dalgalarıyla alabora olur; karaya vardığımızda ise yaralarımızın izlerini görünce, ne kadar iyiyiz diye övünür dururuz işte. Sonunda ne mi olur? Şimdinin zombisi olur çıkarız karşımıza.
Popüler bir kavrama dönüşen o meşhur “Zeitgeist” söylemi içinde hapsolsak da gerçeğin gerçeği oradadır hep. Gözlerimizin önünde var olmadığı için, kaybolmaz. Evet, oradadır hep! Bu yüzden ne olduğunu anlayamadan biten göz yaşları mutluluk içindir, hiç bitmeyenler de acılarımız. Bundan dolayı çilecidir isyankâr; öfkeden köpüren maskesinin ardında gözü yaşlı bir itaatkârdan utanmıştır da ondan. Dışarıya olan ilgimizi gerçekten kaybetseydik, birbirimizi severek doyuramadığımız kalplerimizi en azından onları, nefretlerimizden boş bırakabilseydik, emin olun en büyük düşmanlarımız olurdu bizi sevenler. Böylece var olmak isteyen itaat etmek zorunda kalır, biz de buna isyan ederiz ve itaat edenin nefreti, bir isyan ritüeline dönüşür sonunda.
“Kalplerimiz kirlidir ama evimizi temiz tutmaya çalışırız. Köpekler tehlikelidir, böylece en sevimlisini sokarız evimize. Sevgili güzeldir ama yine de sinsice saklanmış çirkinliğini, ararız karanlık odalarda. Her şey ortadadır; çitlembik hayaller, çekirdek kabuğuna sığmayan sınırlı sevgiler ile harcarız günleri.”
O övünç kaynağımız olan modern dönemlerin de gelmesiyle üzerine adeta ateş dökülen bu vahşet, köleliğe bir resmiyet kazandırma nezaketini gösterse de kimse zaten var olmak istemeyecekti ki; çünkü övünç kaynağıdır, bizi değersizleştiren şeyler. Hazineler her zaman bir gömüde değil, kalplerde saklıdır deyip gözyaşı dökerken; gömünün peşinde olmak belki şeytanın bile aklına gelmeyecektir. Böylece sokaklarda gezinen elbiselerin ardındaki vücutlar sanki yalan, gölgeleri ise daha gerçekmiş gibi. Ve gün gelir, buna bile isyan etmezsin. Çünkü tasvir ettikleri dünyanın nesnesi olan o insan değilsindir artık; ölümden doğmuşsundur, ama üzerinde izi kalmıştır küllerin.

Kenan Doğru, Ardahan’da doğdu. İstanbul’da yaşıyor. Uluslararası bir firmada yönetici olarak çalışmakla birlikte, küçük yaşta tutku edindiği yazı alanında üretmeye devam ediyor. “Sapien Hislerim” adlı deneme aforizmalar kitabının yazarı olan Doğru’nun çeşitli mecralarda yayımlanmış pekçok öyküsü bulunuyor. Mühendislik eğitiminin ardından yüksek lisansını tamamlayan Doğru, şimdilerde İstanbul Üniversitesi “Felsefe” bölümünde eğitimine devam ediyor. Aynı zamanda ilk romanı ile okurlarıyla buluşmaya hazırlanıyor.


