N. Talha Karaboğa
Kolay olmayacak… Hem de hiç. Biliyorum. Onca geçen zamandan sonra dönmek kolay mı? Onunla yüzleşmek. Bakışlarıyla, yaptıklarımla. Tokat gibi çarpacak gerçekler yüzüme. Ama mecburum. Dönmek zorundayım.
Her şey dün sabah gelen telefon ile başladı. Ahizeyi kaldırıp sesini duyar duymaz yüreğim sıkışıp gözümde inci tanelerim birikti.
“Suzan… Benim, Teyzen.”
“Te… Teyze?”
“Sus kızım… Sus ve dinle şimdi… Teyzem, söylemesi zor biliyorum ama annen… Anneni bu sabah kaybettik kızım… Ankara’ya dönmen lazım. Onun… Sana ihtiyacı var.”
Bunu işitir işitmez evin tüm duvarları üzerime doğru gelmeye başladı. Diri diri gömdüler sanki beni. Rahat nefes alamadım. Elimde telefon ahizesi, sırtımı duvara yaslayarak haykıra haykıra ağladım.
Ya işte böyle Suzan Hanım. Ne kadar kaçarsan kaç, elbet dönersin o korktuğun yere. O küçük de olsa günahı işlediğin haneye, canının canı. Melek’e.
O safça sana bakarken, unuturken her gün yaşanan o günü, sen her gün kalbinde hissettin. Onun yüzüne bakarken, saçlarını tararken, yemeğini yedirirken. Taradığın o saçlar kalbinde hep bir düğüm oldu. Yüzüne gülümseme ile bakarken susmadı o vicdanının sesi. “Utanmaz! Utanmaz Günâhkar Suzan!”
“Abla, içecek bir şey ister misin?”
“Çay alayım. Teşekkürler.”
Canımı acıtsa da elimde karton bardakla camdan akıp giden geçmişime bakıyorum.
Melek. Benim canım kardeşim. Benden üç yaş küçüktü. Benden daha güzel. Daha alımlı. Annem de babam da benden çok onun etrafında pervane olurdu. Bana bakınca yüzü ekşirdi annemin. Hem suratım biçimsizdi, çirkindim ona göre. Hem de ona çok benzermişim ben. Teyzem Nurdan’a. Annem ile Teyzem kavgalıydı. Adını bile evde geçirmeyen annem her gün onun sureti ile karşılaşıyordu sayemde.
Kardeşim Melek ise benim tersim gibiydi. Altın sarısı saçları, zümrüt mavisi gözleri ile. Adeta bir bez bebek. Bana göstermediği sevgiyi alakayı hep Melek’e gösterdi annem. Babam sezerdi içimde kopan o fırtınayı. Bilirdi sessizce için için ağladığım geceleri. Hep kederle bakardı bana. Annemin okşamadığı saçlarımı o okşardı. “Üzülme benim canım kızım” diye fısıldardı kulağıma. Annemden esirgenen sevgiyi babam kapatmaya çalıştı hep. Kalbine yenik düşene kadar.
Daha küçüktüm oysa ben… On yaşında vardım. Daha günah bile yazılmazdı haneme. Nasıl geldi kalbime sızdı o lanet karanlık duygu bilemedim. Bir bayram sabahı merdivenden iniyordu. Pembe fırfırlı elbisesi, kırmızı rugan ayakkabısı ile. Nasıl oldu anlamadım, gözüm bir anda karardı, itiverdim arkasından. Basamaklardan düşerek aşağıya indi ve zemine kafasını vurdu. O günden sonra hep çocuk aklı ile kaldı Meleğim. Hep en mutlu olduğu günde kaldı aklı.
Çantamdan çıkardığım mendille gözümde biriken yaşları siliyorum. “İşte…” diyorum. “Bunca sene kaçarsın geçmişinden, yaptığından, bir telefon ile gelir yakalar seni yeniden. Hatırlatır sana ben buradayım diye. Kıymık kadar küçük de olsa günahın, o kıymık bir gün batarak hatırlatır sana kendini.”
Melek hastaneye yattıktan sonra Doktor annem ve babama her şeyi anlattı. “Kızınız artık eskisi gibi olmayacak. Yaşı büyüse de aklı hep çocuk kalacak.”
Utanarak baktım önce annem ve babama. Sonra koşarak gittim. Dizlerine kapanıp ağlamaya başladım.
“Ben böyle olsun istemedim! Ben böyle olsun istemedim!”
Annem, beni yerden kaldırıp iri kahve gözleri ile bana baktı.
“Anlat hemen! Ne yaptın! Anlat!”
Hıçkıra hıçkıra anlattım her şeyi. Kurduğum her cümle kor gibi yaktı geçti boğazımı.
Annem olanları dinledikten sonra babamın onu engellemesine aldırmadan okkalı bir tokat yapıştırdı yüzüme.
“Sen… Sen bunu Meleğime nasıl yaptın? Kıskandın değil mi? Kıskandın onu! Aynı onun beni kıskandığı gibi! Onun gibisin sen de! Nurdan gibi! Onun gibi kindar!”
Melek hastaneden çıktıktan sonra annem bana bir ceza verdi. Kardeşimin bakımını hep ben yaptım. Her gün yüzleştim onunla. Saflığıyla. Benim günahımla. Ve her geçen gün sorgulamaya başladım kendimi.
“Hissettiğim o duygu neydi? Haset mi? Bir küçük kız çocuğu o yaşta bu duyguyu nasıl hisseder?”
“Sendin anne…” diye sayıklıyorum içimden. İçimdeki hüzün yerini öfkeye bırakıyor. “Bu hasedi içimde duymama sebep sendin! Çünkü hep onu sevdin sen! Ben bir hiçtim gözünde… Melek hanımefendi, Melek saf, Melek temiz.. Peki ya ben? Ben neydim senin gözünde? Tiksinerek baktığın bir varlıktım. Geçmişinden görmek istemediğin bir iz…”
Sakinleşmek için gözlerimi kapatıyorum. Birden Melek’in pembe elbisesi ile sureti beliriyor.
“Abla! Abla dönme dolaba gidiyoruz!”
Ardından annem beliriyor arkasından. Kaşları çatık.
“Ablan gelmiyor kızım! Biz gideceğiz o evde kalacak!”
Annemin elbisesine yapışıyorum.
“Ne olur! Ben de geleyim sizinle! Lütfen anne!”
“Hayır dedim Suzan! Sen evde kalacaksın!”
Melek de anneme yalvardı ama dinlemedi onu… Babam anneme karşı sesini yükseltti.
“Yeter artık bu kıza çektirdiğin! Ne günahı var sabinin? Ne yaptı sana? Bırak da gelsin!”
“Hayır diyorsam hayır Levent! O evde kalacak!”
Babam öfkeyle dışarıya çıktı. Annem ve kardeşim de onu takip ettiler. Ben merdivenin basamağına oturup hıçkıra hıçkıra onların dönmesini bekledim…
İşte… İşte kalbim o anda bilendi. Ve o hissettiğim küçük hasedin de sonucu bu oldu… Hiç büyümeyen bir kardeş.
Sonunda Ankara’ya varıyorum. Bir taksi ile evin olduğu mahalleye gidiyorum. Geçen yıllar her şeyi silip süpürmüş. Melek ile oynadığımız sokaklar, onun gönlü olsun diye pamuk şeker aldığım bakkal… Her şey değişmiş…
Eve vardığım zaman titremeye başlıyor ayaklarım. Adımlarımı zor atıyorum. Çıkıp gidecek gibi atan kalbimi tutuyorum. Zar zor kapının olduğu yere kadar geliyorum. Elimi kaldırıp zile basmaya çalışıyorum. Ama elimi hareket ettiremiyorum. Tam o esnada Nurdan Teyzem açıyor kapıyı. Gerçekten annemin dediği kadar benziyorum ona. Sıkıca sarılıyor bana. Beraber merdivenlere doğru gidiyoruz. Teyzeme bakıyorum. Gözlerim yaşla doluyor.
“Teyze, dur… Önce sana sormam gereken bir şey var.”
“Buyur kuzum?”
“Annem… Annem senden neden nefret ederdi?”
Onun da gözleri yaşarıyor. Merdivene oturuyor. Ben de onun yanına.
“Suzan… Canım kızım… Ben annenle çok iyi anlaşıyordum… Sırdaşım her şeyimdi benim. Ta ki… Ta ki kocam Semih ile tanışana kadar… Semih’i çok sevdi o. Ama Semih beni severdi. Bilirdim. Ve Semih onunla değil de benimle evlenince iyice kinlendi bana. Ne düğünüme geldi ne aradı sordu. Oysa ben, hep bu fotoğraf ile andım onu.”
Çantasından siyah beyaz bir fotoğraf çıkardı. Bir ağacın altında iki genç kız. Sepetteki kirazlardan yiyerek gülümsüyorlar. Fotoğrafa bakarken gözleri nemleniyor. Parmağının ucu ile annemin yüzünü sevip, öpüyor. Nemli gözleri ile bana bakıyor. Yüzümü sevmeye başlıyor.
“Kuzum benim! Ne de çekmişsin bana.”
Gülümseyerek onun yüzüne bakıyorum. Nurdan Teyzem ayağa kalkıp bana bakıyor.
“Neyse… Hadi gel. Çok bekletmeyelim.”
Adımlarımı zar zor atıyorum. Teyzem yürümemde yardımcı oluyor. Odasının önüne geliyorum. Kapının kulpunu tutuyorum ama, açamıyorum. El vermiyor içim… Senelerdir kaçtığım o günah ile yüzleşmek istemiyorum.
Teyzem elini omzuma koyuyor.
“Hadi kızım… Hadi aç kapıyı. Artık zamanı geldi.”
Kapıyı açıyorum. Ve karşımda görüyorum Meleğimi. Yatağının üstünde oturmuş. Elinde bir bez bebek. Yüzü kırışmış, saçlarına da aklar inmiş, ama o çocuksu, o masum bakış ve gülümseyişi silinmemiş yüzünden.
“Abla! Abla Hoş geldin Abla!!”
Gözlerimden yaşlar boşalarak sarılıyorum ona. Yüzümü onun omzuna yaslıyorum.
“Affet!” diye fısıldıyorum kulağına. “Lütfen beni affet.”
Melek yüzümü kaldırıyor omzundan. Gözümde biriken yaşları siliyor. Gülümseyerek soruyor bana.
“Abla Dönme Dolap’a gidelim mi?”


