İpek Kocaman
Filiz Çiçek’in Kayıp Ada ve Şeytanları adlı kitabı, ilk bakışta fantastik bir evrenin kapılarını aralayacakmış izlenimi yaratıyor. Ancak daha ilk sayfalardan itibaren bu beklentiyi kırarak okuru çok daha tanıdık, çok daha sarsıcı bir gerçeklikle yüzleştiriyor. Bu yönüyle roman, yalnızca bir hikâye anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda okuru, görmezden gelmeye alıştığı karanlıkla karşı karşıya bırakıyor.

Filiz Çiçek’in “Kayıp Ada ve Şeytanları” adlı kitabını elime ilk aldığımda başlığın bende yarattığı izlenim bambaşkaydı. Fantastik ögeler barındıran, gizemli hatta doğaüstü bir hikâye ile karşılaşacağımı düşünmüştüm. Ancak daha ilk sayfadan bunun çok daha gerçek, çok daha sert ve sarsıcı bir anlatı olduğunu fark ettim.
Roman, yalnızca bir psikolojik gerilim ile polisiye anlatım ve bir “Katil kim?” hikâyesi değil. Toplumun en hassas yaralarından birine dokunan sarsıcı bir yüzleşme. Yazarın, henüz çocukluk yıllarında yaşadığı bir kayıp, bu anlatının temelini oluşturuyor. Bu kişisel deneyim yıllar sonra, bir yaranın edebiyata dönüşmüş hâli olarak karşımıza çıkıyor. Romanın arka planında yer alan bu gerçeklik, kurgu ile hayat arasındaki mesafeyi ortadan kaldırıyor. Bunu yaparken insanın iç dünyasına ve duygusal kırılmalarına odaklanan yazar, sade ama güçlü bir anlatım sunuyor.
Okuru daha ilk sayfalardan içine çeken eser, sayfalar arasında ilerledikçe duygusal bir deneyime dönüşüyor. Çünkü burada mesele sadece suç değil; kayıp, çaresizlik, öfke ve vicdan…
“Kayıp Ada” ifadesi roman ilerledikçe zihinde oluşan soyut ve gizemli çağrışımını, somut ve duygusal bir gerçekliğe bırakıyor. Romandaki “şeytanlar” kavramı ise dikkat çekici bir metafor olarak karşımıza çıkıyor. Beklenilenin aksine doğaüstü varlıklar değil; toplumun içinde yer alan suçlular, kötüler ve hatta insanın kendi içindeki karanlık tarafı olarak yorumlanabilir.
Kendi adıma, kitabı okurken yer yer zorlandım, okumaya ara verip hissettiklerimle baş başa kalmak zorunda kaldım. Kayıp Ada ve Şeytanları, okurunu hikâyenin içine çekip sürüklerken aynı zamanda sarsan ve kolay cevaplarla rahatlatmayan bir kitap. Aksine, onu zor sorularla baş başa bırakıyor. Ve bence en önemli soru ise; bir toplum, en savunmasızlarınıkoruyamadığında geriye ne kalıyor?
Belki de bu roman, tam olarak bu soruların peşinden gitmek için yazılmış…


