Semira Nur Bilir
Kimse kırıldığımı görmedi. Çünkü kırılmadım. Kırılmak gürültü ister. Bir ses. Bir tanık. Bir son. Ben sessizce çatladım. Çatlak ses çıkarmaz. İçeri doğru ilerler.
İnsan bazen bir eşikte uyanır. Ne geldiği bellidir ne gittiği. Beklemek iyileştirmez. Sadece inceltir. İnsan en çok burada çatlar. Kırılmaz. Çatlar. Kırılmak bitmektir. Çatlamak sürmektir. Sızıyla da olsa.
Hastane odasının boğucu sıcağında kolonya kokusu, steril koku, kendine özgü ağır koku birbirine karışmıştı ve midemi bulandırıyordu. Doktor annemin ameliyatının iyi geçtiğini söylediğinde sevinmem gerekiyordu. Sevinemedim. Eve dönünce onu nereye koyacağımı bilmiyordum. Kocam istemiyordu. Ne kendi evimizde ne annemin evinde. Bunu defalarca söylemişti. Anneme belli etmedim ama sözlerinin keskinliği bende iz bırakmıştı.
Annem ilaçların etkisiyle uyudu. Pencereden dışarı baktım. Hava kararmıştı. İnsanlar evlerine dönmüş, sofralarını kurmuştu. Camda biriken damlalar içimde birikenlerle aynı yere düşüyordu. Yıllarca bana tek başına baktığını düşündüm. Şimdi ben ona bakamıyordum.
Geç kalırsam kocam kızacaktı. Yorgun argın geliyorum önüme bir yemek koyan yok diyecekti yine. Sahte bir gülümsemeyle odadan çıktım. Hastaneden çıkınca soğuk yüzüme çarptı. Son minibüse yetişmeliydim. Eskimiş kabanımı boğazıma kadar ilikledim. Başımı öne eğdim. Kar tanelerinden korunmak için değil. Kafamın içindekiler ağır geliyordu. O ağırlık yeni değildi. İçimde uzun zamandır duran bir çizgi vardı. Her sözünde biraz daha derinleşen. Kırılmıyordum. Sessizce çatlıyordum.
Yirmi dakika kadar yol kenarında beni evime götürecek minibüsü bekledim. Sonunda minibüs geldi. Tam binecekken omuzuma biri sert bir şeyle vurdu. Zaten üzgündüm, kendimle hesaplaşıyordum. Sinirlendim ve o sinirle arkamı döndüğümde; elinde baston olan ufak tefek bir kadın, minibüsün hangi semte gittiğini sordu. Tam ters bir cevap verecektim ki kadının boşluğa baktığını fark ettim. O zaman anladım görmediğini. Aynı minibüse binecektik. Kadın benden yardım istemeden nazikçe kolundan tutup minibüse bindirdim.
Kadının bir arkasındaki koltuğa oturdum. Çoktan kendi kaygılarıma dönmüş, camdan dışarıyı izlerken hayatımı düşünüyordum. Anneme bakmak zorundaydım ama bu durum bir süredir yüzleşmekten kaçındığım tüm sorunları bir kez daha önüme getiriyordu. Çocuğum olmamıştı. Kocama tedavi olalım dediysem de asla kabul etmemişti. Üstelik sorun zaten sensin ben kısır değilim diye de aşağılamıştı beni.
Hayatımın kontrolünü ele almak zorundayım böyle bir oraya bir buraya savrulamam daha fazla diye düşünürken minibüs yüksek yokuşları zorlanarak çıkıyordu. Yükseğe çıktıkça ışıl ışıl şehir manzarası gözlerimi kamaştırmıştı. Uzaktan ışıkları yanan evlere bakıyordum. “Acaba mutlular mı? Yoksa evde ağır hastaları mı var?” diye düşündüğüm esnada bir ön koltuğa oturttuğum kör kadın “Geçmişte yapılan hatalar ile gelecekte alınacak kararlar arasında kalmak, benliğini yavaş yavaş çatlatır,” dedi durup dururken. Şaşırmıştım bu üstü başı perişan, gözleri görmeyen bu kadının birdenbire böyle sözler söylemesine.
“Gel yanıma otur hele,” deyince kör kadının yanına gidip oturdum. “Bir zamanlar ben de senin gibiydim,” derken elleriyle önündeki koltuğun tutacaklarını sıkıca kavramıştı. Konuşmaya devam etti önüne bakarak.
“Bir şeyleri bırakmaya korkardım. Evimi, düzenimi ama hayat insanı öyle şeylerle sınıyor ki sıkı sıkı tutundukların elini daha da kesiyor. Ne zaman ki acı dayanılmaz hâle geliyor, işte o zaman mecbur kalıyorsun. Endişelenme, bırakınca birden savrulmuyorsun ama öyle bir nefes alıyorsun ki sanki ilk kez özgürlük hissini yaşıyormuşsun gibi oluyor.”
Şaşkınlıkla kadını dinliyordum. Sanki içimi okumuş gibi, içimdeki o parçalanan benliğimi duymuş gibi konuşmuştu.
“Gözlerimi kaybettiğim gün öldüm sandım. Hastanede yatarken keşke ölseydim, neden bana bu acıyı yaşattın diye çok isyan ettim. Canımı bana yük ettin Allah’ım dedim. Saniyeler dakikalara, dakikalar saatlere, saatler günlere, günler aylara dönüştü. Zaman dönüştükçe ben de dönüştüm. Kendimle acımasızca hesaplaştım hapsolduğum zifiri karanlıkta. Sonra fark ettim ki ben karanlıkta görmeyi öğrenmişim. Biliyor musun? İnsan bazen kör olmadan gerçekten göremiyormuş.”
“Sonradan mı oldu?” diye sordum. Kadın acı acı gülümsedi ve anlatmaya devam etti.
“Şehrin dışında gecekonduda oturuyorduk. Okula falan gitmiyordum tabii. Babam kız çocuğu okumaz diyordu. Anam ölünce, babam da hiç vakit kaybetmeden dört çocuklu bir kadını eve analık getirdi. Ağabeyim inşaatta çalışmak için şehir dışına gidince evde tek ben kaldım. Analığım kötü bir kadındı. Evin tüm işini yapıyor, kadının çocuklarına bakıyor üstelik akşama da babamdan dayak yiyordum. Çünkü gün boyu evde yan gelip yatıyor hiç bana yardım etmiyor yoruluyorum diyordu daha babam akşam eve adımını atar atmaz. Bir gün pazardan dönerken peşime biri takıldı. Genç bir adam. Eee ben de gencim tabii. Daha on altı yaşındayım. Böyle birkaç kez karşılaştık sonra yavaş yavaş konuştuk. En son beni ikna etti zaten evde de mutsuzdum kaçtık birlikte. Alkol, dayak, parasızlık derken sattı beni bir yıl sonra pavyona. O gün bugündür çıkamadım oralardan. Yaşlanınca da temizlikçi olarak devam etmiştim. O dönem heykelin orada kuş yemi satan bir adam vardı. Tek yaşıyordu o da benim gibi. Birlikte hayata tutunalım dedik. Sonra o evde yatmaya benden para beklemeye başladı. Bir gün eve dönerken çok üşümüştüm kendime kalın bir çorap aldım. Eve girer girmez hemen paramı isteyen o adam para eksik çıkınca üstüme yürüdü. Çorap aldım deyince de beni dövdü sonra baygın hâlde sokağa attı. Sabah beni komşular bulup hastaneye götürmüşler. İşte o gün gözlerimi kaybettim.”
Her ne kadar kendimi tutmaya çalışsam da gözlerimden akan yaşları durduramıyordum. Benim sonum da böyle olacaktı büyük ihtimalle. Kocam da sürekli işten çıkıyor uzunca süre çalışmıyor, evde sıkılınca veya cep telefonuna para yetmeyince mecburen gidip çalışıyor o parayı da yine kendine harcıyordu. Eve uzun zamandan beri ben bakıyordum. Çektiğimiz krediler bile benim üstümeydi.
“İnsan bazen tuttuğu yerde yavaş yavaş çatlar. Çatlak ses çıkarmaz. İçeri doğru ilerler. Sen çatladığını fark ettiğinde çoktan derinleşmiştir. Bırakmaktan korktukların, çatlağı besler. Besledikçe seni içeride tutar. Bir kapının önünde beklediğini sanırsın; meğer içeride hapsolmuşsundur.”
Sözleri içimde bir yere değdi. Yıllardır adını koyamadığım bir şey yerinden oynadı. Bırakmak. Bırakamadığım her şeyin içimde sessiz bir çatlak açtığını fark ettim. O çatlak derinleştikçe ayakta kalmak zorlaşıyordu. Kendi sokağıma geldiğimde minibüsten indim. Kapı kapanınca içimde bir şey yerinden oynadı. Bırakmamak için direndiğim her şeyi bırakmaya karar verdim. Zorunda bırakıldığım hayattan çıkacak, çatlayarak sızdığım yerleri onaracaktım.


