Nilgün Karataş
Macide yalnız. Bildiğin türden değil bu yalnızlık. Bunu ilk bakışta anlamak zor. Boş bir evin, sessiz bir akşamın yalnızlığı değil onunki. Çünkü etrafı hep insanlarla çevrili. Evler, odalar, masalar, uzun sohbetler… İnsan sesi eksik olmaz hayatından. Yine de Macide çoğu zaman konuşmaların biraz gerisinde durur; kalabalığın içine değil, kenarına yerleştirirdi kendini. Oradaydı ama oraya ait değildi.
Sorsan kimse dışlamamıştır onu, Macide de asla böyle bir şikayette bulunmaz. Ne dramatik bir kurbandı o ne de romantize edilmiş bir isyancı. Zaten hikâyesini böyle anlatmazdı Macide.
Ne başına gelenleri büyütürdü ne de kendini acındırırdı. Yüksek sesle konuşmazdı. Büyük sözler etmezdi. Ama bir şeylerin yolunda gitmediğini erkenden fark ederdi. Bunu uzun uzun düşünmezdi; daha çok hissederdi. Bazı yerlere yakışmadığını, bazı konuşmalara dahil olmaması gerektiğini sezerek anlardı.
Herkes gibi onun da akıbetini tesadüfler tayin edecekti. Belki bir müddet sonra bir kocaya vermek isteyecekler, o reddedecek, başka birini ortaya sürecekler, onu da istemeyecek, bu mücadele pek de uzun sürmeden genç kızın sebepsiz ısrarı sona erecek, o da nihayet, “ne olursa olsun” deyip boyun eğecek ve bir şeyler, bir şeyler olacaktı. Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı? Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı?
Babası öldükten sonra teyze evinde bu his daha belirginleşmişti. Öncesinde Balıkesir’de düzenli bir hayatı vardı; okula gider, piyano çalar, çalışırdı. Bedri’yle kurduğu ilişki de böyle başladı. Ne açık bir yakınlık ne de masum bir mesafe… Adı konulmamış, yarım bırakılmış bir bağ. Okul müdürün yakıştırmasıyla birlikte o bağ da askıda kaldı. Macide bunu uzun uzun sorgulamadı, içinde bir yere kaldırdı, orada bıraktı.
İstanbul’a geldiğinde hayat daha kalabalık oldu. Teyze evi, misafirler, akrabalar… Sonra vapurdaki karşılaşma: Ömer buna “aşk” dedi. Macide ise bir süre dinledi. Akrabalık ortaya çıkınca görüşmeler sıklaştı. Her şey olması gerektiği gibi ilerliyordu.
Babasından kalan para kesildiğinde, evdeki hava da değişti. Macide bunu fark etti tabii. Söylenmeyen sözler, bakışlardaki ötekileştirme bir gün dile gelince, Macide bir gece gitmeye karar verdi. Bu bir kaçış değil, daha çok gideceğin yeri bilmesen de kalmaman gerektiğini anlamak gibi bir şey. Kadere teslim olmak mı? Hayır! O bu fikri uzun uzun tartmadı. Kalmanın daha ağır olduğunu bildi sadece.
Ömer kalbi gibi evinin kapısını da açtı. İyi niyetliydi. Macide zamanla başka bir şey fark etti. Ömer çok konuşuyordu. Anlatıyor, yakınıyor, sürekli açıklamalar yapıyordu. Hep bir gerekçesi vardı. Kendi içindeki boşluğu kelimelerle doldurmaya çalışıyordu sanki. Macide dinledi. Dinledi. Dinledikçe uzaklaştı.
Ömer’in çevresiyle tanıştığında bu his daha da netleşti. Fikirler tartışılıyor, kitaplardan söz ediliyor, büyük büyük cümleler kurup manası sonradan aranıyordu. Ortam farklıydı tarzlar aynı, Macide bunu görüyordu. Teyze evindeki hoyratlıkla buradaki incelmiş tavırlar birbirine benzemiyormuş gibi görünüyordu da Macide ikisinin de aynı yerden çıktığını anlıyordu. Biri açık, diğeri örtülü.
Macide bu farkı anlatmaya çalışmadı. Anlatsa da karşılık bulmayacağını biliyordu. Sessizliği tercih etti. Bu sessizlik bir kabulleniş dersek haksızlık etmiş oluruz; bu onun kendini geri çekme biçimiydi. Herkes gibi konuşsaydı, herkes gibi kalması gerekeceğini bilirdi içten içe. Ömer’den ayrılması da bir öfke anında olmadı mesela. Uzun uzun düşünülüp de alınmış bir karar da değildi. Daha çok, artık aynı yerde duramadığını fark ettiği anda çekip gitmekti Macide’nin ki. Sevmekten vazgeçmedi belki ama birlikte olmaktan vazgeçti.
Bugün Macide’den söz ediyorsak, bunun nedeni aynadır, onun bize tuttuğu ayna. Ne görüyoruz bu aynada? Sistemin içinde kalıp “uyum sağlamaya” çalışmamayı… Kahramanca yıkımlar peşinde koşmamayı… Yine de kendin gibi yaşamayı, kendini sınamayı, kendince direnmeyi…
Bu yüzden Macide’yi, Sabahattin Ali’nin en sessiz ama en politik kadınlarından biri buluyorum. Tam da bu yüzden onun Sırça Fanus’unu çatlatıyorum; ondan taşanlardan alabildiğimi almak, dağıtmak içimdeki Macide’ye iyi geliyor.
İçimizdeki Şeytan (*), görünürde kalabalıkların romanı; aynı zamanda yalnızların. Bu romanda Macide’nin deneyimi bize çok net şunu anlatıyor: Kalabalık, yalnızlığın panzehiri değildir. Aksine kalabalık çoğu zaman yalnızlığın en görünür hâlidir.
Macide her şeye rağmen, iyi baş etti. Üstelik onun yalnızlığı cinsiyetsiz de değildi. Genç bir kadın olarak sürekli gözetleniyor, sürekli didikleniyor, sürekli “uyum sağlaması” bekleniyordu. Kalabalık onun için güven değil, tehdit de barındırıyordu.
Byung-Chul Han modern insanın yalnızlığını izolasyonla değil, aşırı temasla açıklıyor ya, öyle bir hal. Herkes konuşuyor, herkes görünüyor, herkes kendini ifade ediyor ama kimse gerçekten bağ kurmuyor. Macide’nin yaşadığı yalnızlık, bu modern yalnızlığın belki de erken örneklerinden biridir.
Ama Han’ın tarif ettiği modern özne, kendi kendisinin düşmanıdır. Kendini sürekli yargılar, zorlar, tüketir. Ömer tam olarak buydu. Macide ise değil. Macide kendini proje hâline getirmedi. Daha iyi bir Macide olmaya çalışmadı. Kendisini vitrine koymadı. Kendine karşı acımasız da değildi. Bir ilişki yürümediğinde “ben yetersizim” demezdi o. “Ben değişirim” de demezdi. Sadece şu geçerdi aklından: “Bu bana göre değil.”
Bu bir yenilgi değil, kendine sadakatin ta kendisiydi.
Onun her saçmalığını bilirdim ama, büyüklük delisi olduğunu şimdi öğreniyorum. Dünyaya hükmetmeye hazırlanıyormuş! Dünya kim?.. Benden başka dünya var mı? Herkesin bir tek dünyası vardır o da kendisi… Üst tarafıyla alakadar olmaya bile değmez… Zeki olmak, kuvvetli kafa ve bilgi sahibi olmak neye yarıyor? Bizi istediğimiz saadete götürmedikten sonra… Zekâmız olmasa daha iyiydi. Otlar, hayvanlar, bulutlar ve kayalar gibi yaşamak bana daha saadet verici, daha yorgunluksuz, daha manalı geliyor…
Macide iç sesiyle savaşmazdı, onu bastırmazdı da. Bahanelerle örtmezdi hiç. Bu yüzden yalnızdı ama tükenmiş değildi. Macide kimseye üstten bakmazdı, kimseyi küçümsemezdi. Haklı olduğu hâlde bağırmazdı. Ve gücü de, ve farkı da oradan geliyordu. Acısını dramatize etmediği gibi teşhir de etmezdi. Bu yüzden gerçekti, her yüzyılda yaşayabilecek kadar gerçek.
Yani de Macide örnek bir insan değildir. Çözüm sunmaz. Taklit edilecek bir rol model değil; bakışı ödünç alınacak bir bilinçtir olsa olsa. Macide bugün bir ikon değil, görünür de değil. Neden? Başarılı kadın anlatısına da mağdur kadın anlatısına da sığdıramayız onu çünkü.
Maria’yı hatırlarsınız çoğunuz, Macide’yi bu yazıdan sonra belki, unutmazsanız.
Macide bir istisna değildir. Görünmez bir çoğunluktur. Macideler bugün de aramızda; kendini anlatmak yerine kendini korumayı seçen kadınlardır onlar. Ve bu yüzden yalnızdır Macideler.
Çağdaş özne; kendini sürekli sunan, kendini performansa zorlayan, kendisiyle bitmeyen bir hesaplaşma yaşayan biriyse… Macideler bu özneleşmeye direnenlerdir. Kendini markalaştırmayan, acısını içerik hâline getirmeyen, her şeyini görünür kılmayan…
O, genellikle hikâyesi anlatılmayan kadındır. Toplantıda konuşmayan ama her şeyi fark eden, ilişkide “sorun çıkaran” değil ama yavaş yavaş geri çekilen, kalabalıkta yer kaplamayan ama çürümeye eklemlenmeyen, “başarılı kadın” anlatısına da, “mağdur kadın” anlatısına da tam oturmayan…
Macideler genellikle eşikte durur, her an diğer tarafa atlayabilir. Bu yüzden Macideler; çok alkışlanmaz, çok da fark edilmez. Ama tam da bu yüzden sessiz bir ağırlıkları vardır.
Bugünlerde (önceki ve sonraki günlerde de) Sabattin Ali evreninin kadınlarından söz edecek olsak, akla ilk olarak Maria Puder gelir. Çünkü Maria Puder, güçlü kadın anlatısına daha kolay yerleşir, Sanatçıdır, bağımsızdır, ilham vericidir. Macide ise ilham vermez, rahatlatmaz, “hadi sen de böyle yap” demez. Macide düşündürür. Bu yüzden Macideliğin bedeli vardır: Kalabalıklarda yalnızlık.
Macideler için üzülmeyin, onların yalnızlığı bir eksiklik değil; kendini kaybetmemek için ödenen bedeldir. O bedeli de bile bile öder Macideler. Ama hâlâ şu soruyu sormaya da devam ederler:
“Kendimi ait hissetmediğim yerde kalırsam, kendim olmaya devam edebilir miyim?”
*İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali’nin, 1940 yılında yayımladığı, ikinci romanıdır.

H. Nilgün Karataş, İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Henüz öğrenciyken çalışmaya başladı, Milliyet, Dünya, Akşam, Günaydın, Business Week Dergisi ve Hürriyet’te gazetecilik yaptı. İlk romanı Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar’ın yanı sıra birçok kolektif kitapta öyküleri yayımlandı. Bianet, Yeni Sinema Dergisi ve Suare Dergi’de yazıyor. İkinci üniversite olarak da felsefe okuyor.


