Nevim Sel
Sabah uyandığında ağzındaki kuruluğu gidermek için mutfağa geçti. Kül tablasında üst üste biriken izmaritleri görünce hiçbir şey sormaya gerek duymadı. Sinan yine gece boyunca uyuyamamıştı.
Son mülakatın sonucunu bildiren mektup buruşturulmuş hâlde masanın üzerinde duruyordu. Dün eve geldiğinde, yüzündeki soluk ifadeden anlamıştı ters giden bir şeyler olduğunu. Günlerdir o mülakatın sonucunu bekliyordu.
Yine olmamıştı.
…
İşten döndüğünde hiçbir şey olmamış gibi gülümsedi. Sinan’ı usulca öpüp çantasını ve anahtarını bıraktı, mutfağa geçti. Masanın üzerindeki buruşturulmuş mektuba bakmadı bile. Tıpkı mülakattan döndüğünde “Nasıl geçti?” diye sormadığı gibi…
Çünkü biliyordu; en masum soru bile Sinan’ın sırtına yük olacaktı.
Salona geçip sessizce Sinan’ın yanına oturdu. Her zamanki şefkatiyle elini omzuna koydu. Anlıyordu onu, mülakatta elenen yalnızca Sinan’ın kendisi değildi. Onuru, emeği, yıllardır hayalini kurduğu hayat da elenmiş, kapının dışında bırakılmıştı.
“Sen kaybetmedin,” demek istedi. “Başarısız olmadın. Sana hak ettiğini vermeyen onlar. Utanması gereken sen değilsin. Ne olur, böyle ezme kendini, küçülme.”
Ama boğazına düğümlenen kelimeleri dışarı çıkaramadı. Yalnızca yutkundu.
Mutfağa yürürken kendi kendine içinden konuşuyordu.
Bilmesi gerekirdi.
“Ben onun alacağı maaşa âşık olmadım. Sabah ceketini giyip işe giden, toplumun ‘eli ekmek tutan adam’ diye alkışladığı kişiye de… Ben ona âşık oldum. Ona inandım. Ona güvendim. Bu hayatı onunla omuz omuza yürümeyi seçtim.
Bir gün bir çocuğumuz olursa ona onu gururla anlatmak istiyorum ben. Babasının kaç kez düştüğünü değil, her düştüğünde yeniden ayağa kalktığını anlatmak istiyorum. Vazgeçmeyen, mücadele eden, sonunda kazanan bir adam olduğunu…
Ne olur…
Karşımda utanma.
Başını yere eğme.
Çünkü ben, başını yere bakmak zorunda kaldığın günlerde değil, eğilmemek için direndiğin günlerde sevdim seni.”
Çaydanlığa su koyup ocağın altını açarken iki gün önce, bir zamanlar gururla diplomasını tutan ellerinin o ucuz pazar poşetlerini taşırken nasıl titrediğini hatırladı. Bu yoksulluk değildi onu kahreden, sevdiği kadına istediği hayatı sunamamasıydı.
Biliyordu bunu.
Anlıyordu.
Geceleri uyuyor gibi yapıp saatlerce yatağın içinde sağa sola döndüğünü, sabah olduğunda gözlerini tavana dikip kımıldamadan öylece yattığını görüyordu. Gün geçtikçe daha az konuşuyordu Sinan. Sessizliği önce eve, sonra ruhuna yerleşmişti. O sessizliğe teslim oluşunu izlemek, için için tüketiyordu.
En acısı da buydu.
Bunu ona söyleyememek, bir şey yapamamak.
Gece evin içinde parmaklarının ucunda dolaşıyor, en küçük sohbetten bile kaçıyordu. Yüzüne aceleyle iliştirdiği o sahte “İyiyim.” gülümsemesini takıp kendinden uzaklaşıyordu. Sabah yastığında kurumuş gözyaşlarının tuzlu izlerini gördüğünde onun da nefesi daralıyordu.
“İkimizi de aynı kör kuyuya itiyorsun, Sinan,” diye haykırmak istiyordu.
“Ne olur, izin ver… Yardım edeyim. Sana sarılayım. Beni kendinden uzaklaştırma.”
Düşünceler zihninde birbirine dolanırken çayı demledi. Bardakları tepsiye yerleştirdi. Sinan’ın bardağına iki küp şeker attı.
Oysa çayını yıllardır şekersiz içerdi. Belki bugün ağzı biraz olsun tatlanır diye. Belki tatlı bir yudum, acı geçen şu günlerin inadına içlerine de biraz sıcaklık bırakır diye. Belki yeniden birbirlerine güzel sözler söyleyebilirler diye.
Sinan’ı balkondan içeri çağırdı.
“Gel,” dedi usulca. “Beraber bir çay içelim.”
Sinan, elinde yanan sigarasıyla içeri girdi. Çayını aldı, yeniden balkona çıkmak üzereyken arkasından seslendi.
“Gitme…
Yanımda otur. Karşılıklı çay içelim. Ne yaptığını anlatmak istemiyorsan anlatma. Ben sana kendi günümü anlatırım. Biraz konuşalım…
Belki iyi gelir.”
Sinan başını kaldırıp gözlerinin içine baktı. Çayından bir yudum aldı. Bir anda yüzü buruştu. Hiçbir şey söylemeden bardağı yeniden tepsiye bıraktı ve arkasını dönüp balkona çıktı. Ne yapacağını bilemedi. Yaşaran gözlerini kırpmamaya çalıştı, derin bir nefes aldı ve sessizce onun yanına gitti. Yan yana durup şehrin ışıklarını seyrettiler. Sinan’ın parmaklarının arasındaki sigarayı usulca aldı. Uzun bir nefes çekti. Dumanı ağır ağır geceye bıraktıktan sonra sigarayı yeniden onun eline sıkıştırdı. Bir süre ikisi de konuşmadı. Kendi ellerini balkon korkuluklarına koydu. Parmakları önce demire öfkeyle tutundu, sonra aynı demiri okşar gibi gevşetti. Sanki sıkıp kırmak istediği şey korkuluklar değil de çaresizliğiydi, aralarındaki bu delirtici sessizlikti. Sonra Sinan’a döndü.
“Yarın erken kalkacağım,” dedi yumuşak bir sesle.
“Eksik elemanımız var. Biraz dinlenmeye çalışacağım.”
Döndü. Burnunu onun burnuna dokundurdu. Yanağından öptü. Tam içeri girecekken Sinan’ın her zaman gıcık olduğu ama kendisinin yapmaya bayıldığı o yaramazlığı yaptı. Elini saçlarının arasına daldırıp hepsini iyice karıştırdı. Durdu, bekledi. Her zamanki gibi elini itmesini, homurdanmasını, “Yapma şunu,” demesini bekledi. Hiçbiri olmadı. Sinan yalnızca belli belirsiz gülümsedi.
Sabah uyandığında yine çayı iki kişilik demledi. Masaya tabağı, çatalı yerleştirdi. Çay bardağını tezgâhın üstüne koydu. Çantasını almadan tekrar yatak odasına geçti.
Sinan’ın saçlarını okşamak geçti içinden. Ama son günlerdeki yorgunluğunu, mutsuzluğunu uykusunda biraz olsun unutur diye düşündü. Dokunmadan usulca kapıyı çekip çıktı.
Merdivenleri inerken aklında yine Sinan vardı. Akşam eve geldiğinde onu dışarı çıkaracaktı. Biraz yürüyeceklerdi.
Kararı kesindi…
Sonra bugün eksik elemanla çalışacakları geldi aklına.
“Umarım yoğunluk olmaz,” diye mırıldandı istemsizce.
İş yerinde fırsat bulursa oturup biraz hesap kitap yapacaktı. Bu ay da yine ucu ucuna yettireceklerdi. Ama olsun… Yeter ki Sinan bir an önce toparlansın. Başka hiçbir şey dilemiyordu. Evin yükünü bir ömür sırtlamaya gönüllüydü.
…
Dua etmesine rağmen yoğun bir iş günü oluyordu. Verdikleri molada evi aramak geçti içinden. Sonra hızla vazgeçti bu düşünceden.
Bu akşam onu karşısına alıp adamakıllı konuşacaktı.
“Yok öyle kaçmak. Dünyanın sonu mu yani? Ne var işsizsen! Bir tek senin mi işin yok? Milyonlarca işsiz var bu memlekette. Başka işlere bakarız. Bu koca dünya bir tek sana mı ekmek vermeyecek? Yeter ki biz birlikte olalım. Birbirimizden vazgeçmeyelim. Her şeyin üstesinden geliriz. Bizim aşkımız parasızlığa yenilmesin.”
Bunu iyice kafasına sokmasını istiyordu.
“Tek gerçek var, o da şu: Ben bu hayatı seninle yaşamak istiyorum. Sen benim gözümde bir işsiz değil, hayat arkadaşımsın.”
Kendisine seslenilince düşüncelerinden sıyrıldı, işinin başına döndü.
…
Kapıyı çaldı. İçeriden ayak sesi gelmesini bekledi. Bir kez daha çaldı. Hayır… Evden yine ses gelmedi. Çantasından anahtarı çıkarırken “Demek ki Sinan yürüyüşe gitti,” diye düşündü. İçini küçük de olsa bir sevinç kapladı. Belki biraz hava almak istemişti.
İçeri girip kapıyı kapattı. O zaman akşam için bir çorba yapayım, dedi içinden.
Çantasını girişe bıraktı, anahtarlarını yerine koyup doğruca mutfağa geçti. Üstünü bile çıkarmadan ellerini yıkayıp çorbaya başlayacaktı. Mutfakta her şey sabah bıraktığı gibiydi. Hiçbir şeye dokunulmamıştı. Çaydanlığın kapağını kaldırınca sabah demlediği çayın bayat kokusu yüzüne vurdu.
Mutfaktan çıkarken içine tarif edemediği bir sıkıntı çöktü.
“Ben geldim…” dedi.
Kendi sesi bile yabancı geldi.
Önce salona kafasını uzattı. Kimse yoktu. Bir adım attı içeri, sonra bir adım daha. Evin içindeki sessizlik büyüdükçe içindeki ürperti de büyüyordu. Geri dönüp yatak odasına yöneldi. Elleri farkında olmadan duvara tutunmuştu. Kapının önüne geldiğinde dizlerinin titrediğini hissetti. Eliyle kapıyı hafifçe itti.
Perdelerin birleştiği yerden içeri sızan ışık odadaki karanlığı ikiye bölüyordu. O solgun ışık yüzüne vurup geçti, sonra geriye yalnızca karanlık kaldı.
Olduğu yerde kaldı.
Sanki hem o hem de ev nefesini tutmuştu.
“Hayır…” dedi.
Derin bir nefes aldı.
“Hayır…”
Sonra artarda…
“Hayır… Hayır… Hayır…”
Sonrası çığlıklar.
Tek bir çığlık yetmezdi. Birlikte kurdukları, kuracakları bütün hayalleri tek bir çığlığa sığdıramazdı.
Sığdıramadı.
Dizlerinin üzerine çöktü. Ellerine baktı. Parmakları buz kesmişti, durmadan titriyordu. Ağlamak istedi ama gözyaşları gelmedi. Başını yavaşça kaldırdı.
“Sen ne yaptın?” dedi.
Gözlerini, kocasını taşıyan kalın ipin gerginliğine dikti.


