Kenan Doğru
Kahramanlar, hepsi de bir deniz yıldızıydı vaktinde. Uçan kazlar ile bozkırlarda dolaşan kurtlar, aynı cevherin toprağından doğmuştu; aynı soyun yavrularıydı bilhassa. Misal, çiftesi eksik olmayan kızıl tayın büyük büyük annesi, bir begonya çiçeğiydi çam ağacının gölgesinde. Yalnız dolaşan çöl tilkisi ise kara kışın soyundandı, bilfiil. Karanlığın zifiri gözlerine karşın, cefakarların öpülesi toynakları, o mıhlanmış nallar, nasıl da benziyordu içimize.
Dün, zihnin boşluklarından akan tını gibi çırpıyordu kanatlarını kelebekler, bugün ise bir tırtıl kadar değeri vardı her saklı güzelliğin. Maktulün portresi, can çekişiyordu sessizliğiyle. Boyaları akmış bir tabloda, karanlık bir odada bekliyor, alıcısını arıyordu raflarda.
“Parmakla gösterilenle ateşte yananlar; gözlerindeki dehşet aynıydı, ikisi de yangının gölgeleriydi bilahare.”
Bir de köstebekler vardı durmadan eşeleyen, sanki yılanın soyundan gelen. Gizemin amberiyle sarhoş olmuştu o burun delikleri. Karanlık saman olsa, sürünerek iğne ararlardı içinde. Bilmez miyiz hiç, Hidayet’in parmaklarından akan kanların sebebini. Bir de kara kalemle karanlığı kazıyor, sanki cüret ediyor, ıslığıyla rüzgâr taklidi yapmaya. Evet… Onlar da aynı soyun çocuklarıydı: Elmaydı Hidayet, diğerleri ise bir ağacın dalından sarkan bir salkım üzüm.
Toprak, ölümden aldığına karşın yaşam verirken köklere, vızıldadılar at sinekleri yukarılarda akşama dek. Karanlık çöktüğünde ledünni bir fısıltı kaldı geriye. Ne şahlanan atların cüretine sahipti bu fısıltı ne de ulu kurdun keskin gözlerine. Adım atmaktan korkan fakat durduğu yerde de kuruyan bir nehir yatağı gibi yerinde sızlayan dalgalar… Biliyordu meftun; saklanmak da toprağı kazmak da korumuyordu insanı, kötülüğün yahut zamanın pençesinden. Sonunda o artık, atık, bitik ruhlardan, titrek kum taneleri kaldı geriye. Çölde bir başına ıslığı bulan simyacı, kendini bulmuşçasına umutlanmıştı oysaki, menkıbesine ses olmuştu yol boyu tınılar.
Fırtınadaki atlılar izlediler onu, ardından eğilen çam ağaçlarını ve gölgesinde solan begonyaları. Geriye kalan ne rüzgârlara meydan okuyan asillerin kanıydı ne de karanlığı kazıyan kara kalemlerin cüreti. Sükûnet yer değiştirmiş, kötülerin eline geçmişti. Şimdilerde, o titrek kum tanelerinin üzerinde gezinirken birileri, henüz un ufak etmeye cesaret edemeyenlerin, derin sessizliğidir dinlediğin.

Kenan Doğru’nun edebi serüveni, 2002 senesinde Orkun Uçar’ın kurmuş olduğu Türkiye’nin ilk online fantastik ve bilimkurgu platformu olan Xasiork bünyesinde yayımlanan ilk yazılarıyla filizlenmiştir. Uluslararası bir korporasyonun yöneticiliğiyle örülü kariyerini sadece bir dış kabuk olarak taşır; o, bu gri çarkların arasında aslında sözcüklerin tözünü arayan mistik bir simyacıdır. Rakamların diktasından kaçarak edebiyatın diyalektik labirentine sığınır. Metropolün kuzey çeperlerindeki o tenha yalıtılmışlığı, bir şişenin dibine çöken tortu gibi ağırlaşan o kuytu arka bahçeyi, merkezin kof gürültüsüne yeğler. Kendini konvansiyonel bir “yazar” etiketiyle sınırlandırmaz; ontolojik bir boşluğa düştüğünde tutunduğu o “hiçlik payandalarını” ve dilin mikro düzeydeki fısıltılarını dinlemeyi seçer. Kurmaca dünyasında, tuğlaları üst üste dizerken aslında güneşin kaçtığı o yarıklardaki hakikatin peşine düşer. O, yazının o heretik odasında fırtına koptuğunda bile sığ bir liman olmayı reddeder; bireyin manevi mesaisini sömüren o sonsuz anlayışlı, konforlu maskeleri entelektüel bir öfkeyle parçalar. ”


