Ümit Ahmet Duman
Defterin ilk sayfasına, büyük harflerle, bir manifestoya başlar gibi yazdı: “Ben, siyah karga, hayatta kalanın gücünü ve farklılığın güzelliğini temsil ediyorum. Onlar, sadece renkli kuşların güvercinlerin değerli olduğunu düşünen, renk körü bir sistemin ürünüdürler. Benim esmerliğim, ister kabul etsinler isterse karşı gelsinler ama onların körlüğüdür.”
Manifestosunu yazıp bitirdiğinde, Zehra’nın ruhunda yıllardır hissetmediği bir soğukkanlılık ve netlik belirmişti. Bu, öfkenin yakıcılığı değil, çelikleşmiş bir kararlılığın donuk ateşiydi.
Sabah oldu. Kocasının, yatakta gerinirken çıkardığı o rahat ses, Zehra’nın eski rutinini başlatan düdük sesiydi. Her zamanki gibi, Mehmet’in güne başlamadan önce hazırlanan kahvesi, ütülü gömleği ve çocukların kahvaltısı bir zincir gibi Zehra’nın boynuna dolanmalıydı.
Fakat Zehra, bu sabah o zinciri hissetmedi. Kalktı. Pencere kenarında, defterinin başındayken, güneşin ilk ışıkları zifiri kirpiklerine vurdu. Saatin kaç olduğunu umursamadan, önce kendine, o çok sevdiği, koyu, dumanlı bir Türk kahvesi yaptı. Mutfağın ortasındaki ocağı ve tencereyi görmezden gelerek, ağır adımlarla masaya oturdu. Kahvesini yudumladı. Sessizce, her zaman ki acelelere boğulmadan.
Mehmet, yatak odasından seslendi: “Zehra? Kahve hazır mı? Gömleğim nerede? Geç kalıyorum!”
Zehra, kahve fincanını usulca tabağa koydu. Sesi, ne fısıltı ne de bağırıştı; sadece alışılmışın dışında bir sakinlikte ve kesinlikte yankılandı:
“Mehmet. Kahveni kalkıp kendin yapabilirsin. Gömleğini ise dünkü gibi, ütü masasının üzerinde bıraktım. Artık ben senin ve çocukların ‘kölelik çekmecesi’ değilim. Bu çekmece kapandı.”
Yıllarca Zehra’dan yalnızca itaat ve sessiz hizmet bekleyen Mehmet için bu cümle, bir fizik yasasının ihlali gibiydi. Yüzü şaşkınlık ve öfkeyle kasıldı. Kapı pervazına yaslanıp, karısının gözlerine baktı. Gördüğü, artık yorgun, çekingen bir kadın değil; yorganın altında sessizce ağlayan değil, tüm baskıların ardından başını dimdik uzatan siyah karganın ifadesiydi.
“Ne diyorsun sen Zehra? Deli misin? Görevlerini unutuyor musun? Sen benim karımsın!”
Zehra, fincanı ağır ağır masada döndürerek, yanıtladı: “Evet, senin karınım. Senin çekmecen değilim. Ne annemin ne de senin. Benim adım Zehra. İnsanım ben, sadece bir çekmece değil. Sen beni görme zahmetine girmeden tanıdığını düşündün. Artık tanıma zahmetini sana bırakıyorum.”
Mehmet, öfkeyle mırıldanarak, kendi kahvesini yapmaya gitti. Zehra’nın isyanı, devasa bir iş yükü gibi hemen onun sırtına binmişti.
O gün, evdeki denge tamamen altüst oldu. Zehra, artık sadece zorunlu olanı, herkesin eşit sorumluluğu olanı yaptı. Ne bakkal yolunun tozu, ne hayvanların altının kürenmesi, ne de bitmek bilmeyen ütü yığınları onu çağırdı. Çocuklar şaşkındı, baba şaşkındı. Evin sessiz enerjisi, hizmet eden ve edilene dair eski normların yıkılmasıyla oluşan gergin bir elektrikle doluydu.
Zehra’nın isyanı, bir hafta sonra annesi ve ablası İnci’nin ziyaretiyle zirveye ulaştı. İnci, her zamanki gibi, pamuk bulutu beyazlığı ve yassı dudaklarıyla, ‘masum’ güzelliğin zaferini temsil ediyordu.
Daha kapıdan girer girmez, İnci’nin eleştirel gözleri evin yeni, düzeni bozulmuş halini taradı. İnci, annesinin yanında fısıldayarak: “Anne, Zehra’nın evi ne kadar da dağınık. Eskiden böyle değildi. Ne kadar da salmış kendini…”
Zehra’nın annesi ise, her zamanki gibi otoriter ve küçümseyiciydi. Bir an bile beklemeden, o zehirli latifeyi yeniden Zehra’ya yöneltti:
“Bizim Çingene kızımız yine tembelliğe mi başlamış? Ev işleri yapılacak kim yapar? Tabii ki evin kölesi. Mehmet bu haline nasıl dayanıyor, hayret. Ben olsam… Sen evlenince kurtulurum demiştin, bakıyorum da sadece çekmecenin boyutu değişmiş, hâlâ havasız.”
O an, Zehra’nın zihninde annesinin esmerliğini yüzüne vurduğu sahne canlandı. Annesinin anımsamak istemediği sesi, dışarıdaki rüzgârın sesine karışıyordu. Çocukluğundan beri taşıdığı, o acı veren etiket, bir kez daha suratına çarpılmıştı.
Fakat bu kez, Zehra geri çekilmedi. Gözlerinde ne kırgınlık ne de çocukluktan kalma o incinmişlik vardı; sadece siyah bir karga gibi inatçı, kapalı gözlerindeki direniş parlıyordu.
Zehra, doğrudan annesinin ve İnci’nin gözlerinin içine baktı. Sesi, sarsılmaz bir tınıdaydı:
“Anne, İnci. Beni ne zaman görseniz, hep aynı çekmeceyi açıyorsunuz: ‘Köle’, ‘Esmer’, ‘Çingene kızı’. Sanıyorsunuz ki o çekmecede yaşıyorum. Oysa ben o çekmeceden çoktan çıktım. Ben artık bir insanım. İçinde telaşlı bir kuşun kalbi, bir şairin gökyüzü olan koca bir insan. Sizin görmeyi reddettiğiniz bir dünya.”
İnci, şaşkınlıkla güldü: “Aman Zehra, ne kadar da dramatize ediyorsun! Esmerlikten laf açılınca hemen savunmaya geçiyorsun. Bu ne alınganlık?”
Zehra, başını yavaşça iki yana salladı. “Hayır, alınganlık değil. Bu bir ilan. İnci, senin o pamuk bulutu beyazlığın ve benim bu çamurda yoğrulmuş toprak rengim… Bunlar ne bir lütuf ne de bir lanet. Bunlar sadece renk. Ama siz, beni size ya da çevremdekilere benzemediğim için, otomatik olarak kusurlu sayıp kafanızda oluşturduğunuz bir çekmeceye fırlattınız.”
Eliyle annesini ve ablasını işaret etti. “Sizin şakalarınız, latifeleriniz, bana fısıldadığınız her kötü söz, o tertemiz çocuk ruhuma bir darbeydi. Yıllarca vurdunuz. Ama bakın, yine karşınızda dimdik buradayım.”
Zehra, sesini biraz daha yükseltti, bu kez hem ablasına hem de Mehmet’e hitap ediyordu:
“Ben o metal kutudan başını inadına çıkaran siyah karganın ta kendisiyim. Sizin normlarınıza uyum sağlamak için ruhumu sarartmayacağım. Ben size hizmet etmeyi bıraktığımda, sizin hayatınızdaki çekmece kapandı. Benimkini ise yeni açıyorum. Ve siz, artık benim odama girmek istiyorsanız, kapıyı çalacak ve ten rengimin, yorgunluğumun ya da kölelik potansiyelimin bir önemi olmadığını kabul edeceksiniz.”
Zehra’nın bu net ve edebi isyanı, evin mimarisini kökten değiştirdi. Mehmet, karısının artık korku ve itaat diliyle konuşmadığını anlamıştı. Önceleri öfkelendi, dışarıda daha fazla vakit geçirdi. Ancak Zehra’nın kararlılığı sarsılmazdı. Kendi sorumluluğunu almayı, kahvesini yapmayı ve çocukların ortak işlerini organize etmeyi öğrenmek zorunda kaldı.
Anne ve ablası İnci, bir süre sonra ziyaretlerini azalttı. Çünkü Zehra’nın evinde artık onlara konforlu bir önyargı sunan bir çekmece yoktu. Orada sadece, onları yargılamayan ama onlara kendi körlüklerini gösteren Zehra’nın o geniş, karmaşık ve zorlu odası vardı.
Zehra, o kırmızı, paslı sandığı evin görünür bir köşesine taşıdı. Artık sırlarını fısıldadığı bir yer değil, direnişinin ve kendini ilan edişinin bir heykeliydi.
En önemlisi, Zehra o defteri elinden bırakmadı. Artık sadece fısıltılarını değil, hayatını yazıyordu. Kendi hikâyesini, kendi rengiyle, kendi sesiyle yazmanın keyfini sürüyordu.
O, çekmeceler evinden çıkmış, kendi odasının mimarı olmuştu. Ve bu yeni mimaride, esmer teni, dolgun dudakları ve zifiri kirpikleri bir kusur değil, hayatta kalmanın ve farklı olmanın sanatsal mührüydü.
O, siyah bir kargaydı. Ve özgürlüklere uçmaya hazırdı.


